Okuduğum kitapta yazıyordu!

-Doymadın be kardeşim  okumaya, şuraya geliyoruz iki laf edilmiyor.

Affet ağabey, öğrendiklerim henüz iki laf etmeye yetmez.

Soytarıya bak laf cambazlığına başlamış.

-Esaslı cambazlık kitaplarda okumak istersen.

Ne yazıyo lan o kitaplarda…?

Diyor ki;

”Gel biz bir kabukta iki badem içi olalım.” Bakar mısın arzuya ? Sonrası sitem;Biz konuşurken sen kaç kez gökyüzüne baktın.  Sevgili veriyor cevabını benim gökyüzüm sensin…

Bunların ki mecazi aşktan sen birde ilahi aşkı gör, yani kitaplar yazmış…

”Sen hiç Zakkumdan bal yapanı gördün mü? Bakıyor şaşkın yok verecek cevabı ekliyor soran, ben gördüm Mevla’dır Mevla...” Sayfa aralanmadan, kapı tıklanmadan, ilk lokma yutulmadan ilk adım atılmadan ne olacağını nereden bilirsin? Sen bilemezsin sorar kim bilir?  Kaderi yazan ! Özünü keşfetmeyen yolunu bulamaz diyor. Nedir o öz ? Mana kalır suret değişir, manadır  öz...

Kalbin sevgi ile doluyken  kine yer bulamaz, bulduğu vakitse solar teninin erguvan rengi. Kin adamı önce soldurur sonrada öldürür.” İlavesi var,Asla zahmet etme zaman daha iyi öldürür.Yani kinden güçlü imiş zaman.

Hakkın sözü bunlar biraz ağır gibi.

-Dünya lisanı var misal derler ki;

”Evrene entegre olmak zorundayız.  Doğada iki tür çözülme vardır,  fiziksel  ve kimyasal.  İnsanda da bir dıştan bir içten.  Üçüncü seçenek yoktur mesela…

Ben bundan bir şey anlamadım oğlum.

Bende anlamaya çalışıyorum ağabey üstüne düşünmek  gerek tabi. Belki bunu anlarsın.

Hiçbir şey öğrenmeden çektiğiniz acı boşuna çekilmiş bir acıdır.

-Tabi benim acılarımdan öğrendiklerim var.

Ne mesela ?

Ok gibi dik  iken yay gibi büker acı seni ”

-Bu sözümü öğrendin?

-Yok bunu ninem derdi benim anladığım her zaman ok gibi olmuyor insan e, yayda da kalmıyor hani.

Güzel ağabey, bir felsefen var yani.

E çok şükür.

Bak bende şunu severi; ”Değişmez sanma sakın, her şey değişir, değişim  ihtiyaç değil zorunluluktur,  kontrol değil akıştır...”

-Niye değişelim oğlum insanın rengi de belli olmalı hani.

Mesele renk değil ağabey hayatın ritmine fikirlere katılmak , olduğun gibi kalmamak.

Nazım’ı  okuyan komünist, Nietzsche  okuyan ateist, Virginia okuyan feminist  olmuyor.  Arabesk dinleyende  isyankar.  Biraz açın zihninizi…

Benim burada anlamadığım isimler oldu .

-Normaldir, yabancı isimler var bunlar düşünce insanları evrensel dille konuşmuşlar onun bunun demiyorlar herkesin diyorlar yazdıklarına .

Arabeskte dinlerim o ayrı.

( Gülüşmeler )

Kitapların dünyası böyle ağabey .Bir kitap olsaydın ne olurdu vurucu cümlen?

Hani şu kamyon arkası yazılar gibi mi?

Olabilir ne yazardın, ne demek isterdin?

Kaderime değil de Vallahi şu feleğe hesap soracağım, talihimi döndürmeyen feleğimdir.

Sağlam laf ettim demi?

Kitapta olsa tutardı bu söz.

İyi ya bizde de bir şeyler var.

Şimdi sana diyeceği, sen bir cümle değil de destan yazarsın gibi.

-Yok ağabey benimde bir cümlem olur ve o beni özetler;

Başkaları için olan her şey başkadır. Aslonan ise senin için olandır.

Pek bir şey anlamadım ama sen dediysen .

-Herkesin her şeyi anlaması gibi kaygım yok.

Yükün hafif ise  çabuk varırsın menzile.”

Senin olayın bu.  Biz kendi halimize yanalım.

  ”okudukça büyüyor sorgu’m…

artık kavuşalım sevgili…

Duy isterim;

Hüzün dolu şarkılar dinliyorum yine sevgili…

 Ne zaman  dağılacak bu keder bulutları…?

 Bu savaşı bitirelim artık.   Görmüyor  musun cepheler  boşaldı  kimse savurmuyor sitem mermilerini. 

Ateşi  cenk meydanlarında değil, yüreklerimizde  yakalım.

 Uzatmayalım  bahar yakın, yakalayalım  filizlenen  çiçekleri,

 Hatırla söğüt  ağacını yazmıştım  sana..(Kuvvet ve Dayanıklılık)

(biz.) Fırat’ın  kavuşamadığı  kollarında  boğuşmaktan yoruldum,   artık kavuşalım  sevgili…

Bir söz söyle  en sevdiğimden  olsun…

Kaçırma gözlerini, orada olmayı  seviyorsun  biliyorum.

Bak gözlerime  ve söyle sevgili …

Özledim. Biliyorum sen de özledin.

 Çay demledim  yalnız içilmiyor  çık  gel sevgili…

“GÜLİSTAN “

Güzel kadını anlat dediler…Şairden bozma, elinden bir iş gelmeyen, iki güzel kelamdan öte söz edemeyen Meczub’a. Etrafına bakınıp, boğazını temizledi. Başını eğdiği yerden kaldırmadan, titremeden sesi kadın benim varlığımın ispatıdır’ dedi ve çekildi sahneden. Alaycı tayfa elini eline vurup gülüşmeye, böğürürcesine kahkaha atmaya başladı, arkalardan sesler yükseldi. Ön sıradaki zenginler, dar gelen koltuklarında gerindi. Bir iki kişi ancak elini sakalına götürüp düşünceye koyuldu…

Çok sürmedi alaycı tayfa sustu, konuksever sahneye çıkıp iki büklüm, ” efenim işte Meczup, bugün böyle söz edesi tuttu” der demez arkasında bekleyen Zenneyi sahneye davet ederek oradan uzaklaştı. Zenne kıvrıla kıvrıla dönmeye başladı, kah sahnenin ortasında kahsa coşkuyla sahneden savrularak konuklara doğru, sürdüğü koku, hipnoz etkisi yarattı. Bir gevşedi bir gerindi adamlar, acayip sesler gelmeye başlayınca, konuksever bir oh çekebildi. Bu gece de böylece atlatıldı.

Vardı Meczub’un yanına, yemek tasını çekip aldı önünden, ”kalk kalk yok sana yemek ekmek.” Meczup ağzındaki lokmayı yutkunup ”neden efendimiz” dedi. ”Sen adam olmayacaksın, ben seni boşuna mı sokuyorum her Allah’ın günü kadınlar hamamına? Gör o memeleri,gerdanları gel bu doyumsuz it heriflere anlat diye, diyeceğin iki baldır bacak gördüğünü anlatacaksın a deyyus!” Kıçına tekmeyi vurup, savurdu handan dışarı. Kışın dondurucu ayazı, ellerini sokuşturup cebine, hiç ses etmeden yürümeye başladı Meczup.

Az sonra geldi durdu gönlünün kabesine, bu kapı bana bir açılsa dedi, soğuk işleyip ciğerlerine titreyince ancak ayrıldı kapıdan. Solgun bir ışık süzülüyordu camından.

”Ah dedi ne oluyor şimdi o perdenin ardında, ne yapıyor benim dolunayım, dilberim, menekşem, dünya daha tanışmadı senin kokunla, ellerini sarmadı henüz insan bozması eller. Nasıl sarılır o belin, tutsam kırılır ,sarmasam gücenir. Güzellerin güzeli kadın! Seni anlatacağım söz bir dahakine, şiirimle, gazelimle, dert olur bu hasretlik ağıtta yakarım sonuna. Şuracıkta iki adım ötede ama kavuşamam, kavuşamıyorum derim ama hiç belli de etmem yerini, gelir musallat olurlar sonra sana başka gözler ne niyetle bakar tamammül edemem.

Nasıl kıydıysa Kabil Habil’e, nasıl aktıysa ilk kan yeryüzüne, önüme gelenin kanı sulandırır toprağı. O cuma hamam çıkışı, kör eden parlak tenin, iyi ki takınıyorsun o peçeni, iyi ki konuşurken ağzının yanında bitiveren gamzeni görmüyor kimse. Gül kurusu o dudaklardan çıkan tatlı sözlerini iyi ki işitmiyorlar. Hele saçların, gökten toprağa uzanan gürül gürül şelale.. Ya o ellerin, bir bebeğin yumuşaklığı, aşkınsa sıcaklığı.. Uzatıp tutuşturdun gizlice elime sadakanı, ben o hamamın önünde seni dileniyordum seni. Senin sadakan oldum buna da razıyım. Açtım çok aç ama alıp göğsüme bastırdım o paraları sonra öptüm öptüm o kadar çok öptüm ki.

Öğrendim bir sonraki hafta adını, Gülistan Hatun. Güllerin içinden çıkıp gelen, gül diyarının sahibi, güneşin tanı doğumu, kadınların başı ve şahı, hatunların hatunu.”

O gece ilk kez zikrettim ezanlarda adı geçen Tanrıyı dedim sen mi yarattın bu hatunu, bu nasıl bir güzellik. Sen mi kattın o gülüşü o sesi kendinden! Ne diliyor ne istiyorsa ver ona, benden al ona ver iki kalbi, iki ciğeri olsun çok yaşasın hiç ölmesin tüm gebe kadınlar geçip karşısına otursun, öyle güzeller doğursun, ona benzesin kız çocukları, o güldükçe tazelensin ömürler.

Ey yaratıcı, Gülistanı en güzel yaratan Gülistanıma çok özenen ona kıymet veren onu tüm kullardan ayrıcalıklı yaratan, sakın ola ben gibi tutulmaya bir başkası ona, sana kızarım, gücenirim sonra. Gülistan bir bana yazıla şu vakitten sonra bir ola ömrümüz onunla. O beni yar bile bense onu yaratan. Ben onu görene kadardı kendimden geçmişliğim, şimdi ete kemiğe bürünen bir beden, ancak ona kavuşmakla hayat bulacak bir ruhum. Senden diliyorum ey herkesin sesini işiten Tanrı. O handa ki gibi kadın bedenine değer biçenlere düşürme Gülistanımı. Beni onun karşısına çıkacak adam kıl. Beni onun layığı kıl.

Üç hafta üst üste gidemedi hamama, cezalıydı, handa gösteriye de çıkmadı. Sokaklarda aç susuz dolanıp durdu. Ter ki diyar diyordu içinden bir ses. Ama ne mümkün! Gönlün kabesi burada idi, her gece el ayak çekilince geçip ışığın karşısına seher vaktine kadar bekliyordu, seyrediyordu gitmek de neydi?

Derdimi ancak derdi veren anlar dedi, yılmadan umutla her gün her dakika kalbiyle diliyle zikretti, Gülistan’ı. Ona kavuşmanın, karşısına çıkacak bir adam olmanın hayalini kurdu.

Tanrı günün birinde güldürecekti onu, o gün geldi çattı…

Gülistan, üç şehir öteye evlenmek üzere gidiyordu, bu haberi aldı ama içi ferahtı. Onca şey demişti, her gece ağlayıp aşkını anlatmıştı, Tanrıyla pazarlığa oturmuştu hatta. Gülistan’a tutulması boşuna değildi.

Düğün kervanına katıldı, katırların en sonunda, on iki gün yol alıp anca vardılar. Harlandı düğün yemeğinin altı, gelin hamama, damat tıraşa gitti. Üç gün üç gece sonunda, Gülistan bir eş olacaktı artık. İkinci günün sonunda, Damat düğün yemeğinden zehirlendi, yarıp kalabalığı koşturdu Meczup, ”dermanı bendedir, çekilin.” Kucaklayıp, damadı sallamaya,sırtına vurmaya başladı. Midesi yarılırcasına ne varsa boşaldı ağzından, sarardı, üşüdü titremeye tutulup, yere yığıldı. Apar topar götürdüler hekime. Aradan iki gün geçti.

Bulup, getirdiler damadın huzuruna, Kadı’nın oğlu olduğu, gücünden hikmetinden sual olunmayacağı anlatıldı Meczub’a, o ise damadın ölümünü bekliyordu.

Damat kurumuş ağzını aralayıp zorla konuştu; ”canımı kurtardın ama tabipler zehir hala vücutta dediler, sen ne dersin? ”Yarın ki güneş toprağına doğacak talihsiz damat! Senin talihine talibim.”

Ortalığı bir sessizlik sardı.

Damat odada ki herkesi çıkartıp,Meczup ile yalnız kaldı, anlat dedi,Meczup anlattı. O oda da ne konuşuldu, ancak Tanrı bilir. Damat çağırıp, son dileğini söyledi ailesine. Meczup alınıp hamama götürüldü, bir güzel yıkanıp damatlık giydirildi.

Yarım kalan düğün için yeniden kazanların altı harlandı. Üçüncü günün sonunda, at ile süzüle süzüle geldi durdu önünde Gülistan, başını kaldırıp bir göğe bir Gülistana baktı Meczup. Gözünden yaşlar süzülürken, kucaklayıp indirdi onu atından, belini ilk kavrayışım buna kısmetmiş dedi içinden.

Sıkıca tuttu elini,çekip kendine doğru, bir bebek gibi bastırdı göğsüne.

Odaya girdikleri vakit, ikisi de şaşkındı.

Yatağın üzerinde oturan Gülistanın dizleri önüne çöküp, ”ruhuma ruhundan üfle, bedenime can gelsin” dedi…Bir tebessüm etti ki, Gülistan, yüz bin can bağışlandı…

Sardunya’lar…

   Ölümün kabul edilmez sancısıyla boğuşuyordum.  Doğmak , öncesi bilinmez  zamansızlık bir gizemdi, geldik dünyaya  ya ölüm onu bıraksalardı ya irademize, vakitlice ölebilseydi ya herkes…

Mesela  kim ne vakit istiyorsa o zaman ölseydi. Ben çift ölmek isterdim  Asuman’ımla bana da danışılsaydı hatta bize, hazırlanın şu vakitte alınacak canlarınız denseydi.  Olmadı doğmak gibi ölüm de vakitsiz geldi… Sevimsiz, soğuk ve acımasız…



“Avluya vuruyordu sabah güneşi, önce çayı koydum ocağa, atlayıp bisikletime çay kaynayana kadar alıp geldim ekmeği bakkaldan. Küçük hareketlerle tüm marifetimle, dilimleyip ekmekleri incecik, peyniri zeytini sıraladım tabaklara. Çay demini aldı mı yumurta tavasını koyardım hemen…   Mutfaktan yatak odasına tatlı nidalar atıp uyandırıyordum can yoldaşımı, ses gelmeyince bir tık uzatıyordum  olmadı biraz daha ahenk katıyordum. Yok, illa yanıma gel öp de uyandır istiyordu öyle mi. Öyle olsun sultanım.”

İşte tüm bunların yine yaşanacağı bir sabaha uyanmak isterdim. Ne kadar istek cümlelerimiz var şu hayatta. Sonsuz, isteklerimiz kâinatla yarışıyor, ucu bucağı yok. Olmuyor çoğu zaman ya, işte onun için çoğalıyor istekler . Yok, ben uslandım artık, yani azıcık isteklerim var o kadar. Senin olduğun sabahlara  uyanmak istediğim gibi. Ama yok olmuyor dedim ya. Olmuyor.

Asuman gideli yıl değil daha 47 gün oldu alışmaya çalışıyorum. Ben bu sözün bu kadar hazin olduğunu bilmezdim başıma gelene kadar. Yeni bir işe alışmak, yeni koltuğuna alışmak, soğuyan havaya alışmak gibi değil. Artık hiç olmayana alışıyorsun, alışmak zorundasın bir yerde.  Zorluyorum, ama hala alışmaya çalışıyorum kısmındayım hatta girişlerin de daha ilk basamağında.   Ne diyordum ben. İşte özlemini çektiğim sabahlara uyanmak vardı ya olmuyor işte.

Bakkala taze ekmek almaya gitmiyorum, mühim mi tazelik boğazımdan geçmiyor ki ha bayatı ha tazesi ekmek işte karnın doydukça, yok öyle rafadan yumurtalar. Tavayı ocağa oturtmuyorum.  Çayın suyu kaynıyor demini çoktan alıyor acımaya geçiyor da içmek ancak aklıma geliyor. Nidalar yok artık bu evde. Köşe bucak bomboş. Çıt çıkmıyor. İçime akıyor sesim uyanmasam diyorum bazen hem uyanacağım da ne olacak.

Uyanınca her sabah böyle isteksiz, böyle paramparça mutsuz  ve yalnız. Elimle yokluyorum yanımı bozulmamış yastığın, kırışmamış hiç. Zaten pek kibar uyurdun biz uykuya dalana kadar kumrular gibi bakışır mırıldanırdık sonra bizi birbirimize gösteren gözlerle, hep güzel sözler işittiğimiz kulaklarımıza, naif seslerin sahibi ağızlarımıza dokunmanın verdiği güven için ellerimize kalbimize her zerremize şükredip dalardık uykuya. Ne oldu be Asuman’ım şükrümüzü  mü ihmal ettik ne oldu da eksik kaldık, sen orada ben burada?Hani duamızdı inşallah birlikte acı çekmeden aynı anda. Vakitsiz mi dua etmiştik. O kadar inandığımız dualarımız ; Oysa tamdı dualara inancımız.

İşte ben her sabah bunları düşünüyorum. Ayaklandığım vakit anılar hücum ediyor. Balkon kapısı açılmamış görüyorum yaz kış demez oksijen şart der açardın bak kapalı kapılara uyanıyorum. Sonra esintiye karşı gelir şekerleme yapardın, bende çayı ocağa koymak için kalkardım. Kapı açılmadıysa çayı ocağa koymanın ne önemi var.  Saksıda ki çiçeklerin de ben gibi mahzun bükmüşler boyunlarını, senin sesinden bir şeyler fısıldıyorum onlara, vakitlice veriyorum sularını, sardunya’lar filiz vermiş bak görüyor musun, hem de beyaz saksıdakiler  en sevdiğin. Senin gözdendi onlar yaz kış demeden açan, tutkulu hayata sıkı sıkıya sarılmış. Güçlü, anaç bunlar ha bire filizliyor diyordun her renk her rengi süslesin evimizi istiyordun. Hele şu beyaz saksıdaki   gelin gibi süzülüyor yine nazlanıyor bana…

Gelinlerin üzgün Asuman yeni filizlerine rağmen üzgün.

Arada süpürge tutuyorum eve, cadde üstü bu ev tüm toz evde diyerek söyleniyordun hep her gün mutlaka o süpürgenin sesi yankılanıyordu evde. Söylenmiyorum, söylenemiyorum senin gibi ama açıyorum ağır ağır dolaşıyorum tüm evi toz olmuş olmamış senin izlerini takip ediyorum. İyi geliyor bana. Her akşam çöpleri topluyorum çok çöpüm çıkmıyor ama olsun yapıyorum. Sabaha kadar koku yaymasın eve derdin aynını yapıyorum.

Çamaşırları katlayamıyorum senin gibi hele ütü bıraktığın yerde, ona dokunamıyorum bile . Sen ütüleyince güzeldi bu gömlekler üzerim de .  Kirli değiller yahu, ter altı üstü derdim hani. Olur mu öyle bir gün öncesinin izi bu izler arada silinmeli derdin de atardın yıkamaya, işte ben inatla kaçıyorum o silme işinden. Ötesi berisi sen zihnimin ne mümkün silmek hem niye sileyim ne için sileyim. Kucaklaşıp hasretimi gideriyorum onlarla.  Kirli kalsın gömlekler pek mühim değiller artık…

Kahvaltı etmedim Asuman ilaç saatim de geçiyor burada olsan şimdi ne kızardın. Derdin ya niyetin beni bırakıp gitmek mi  ne diye içmiyorsun ilaçlarını. İyi miyim sanıyorsun şimdi?!

Sen de gittiğine göre ne diye içeyim o meretleri? Kızma vallahi inat ettim içmeyeceğim. Gün öğleyi ardından akşamı bulacak. O değil de gece derin gece korkunç sabah gelmiyor. Dönmüyor yelkovan çakılıp kalıyor yerin de. Uyku da tutmuyor üstüne. Oturduğun koltuğuna, bakıyorum tarağına, diş fırçana, çift duran ev terliklerine, mutfakta tezgâhın başında ki sana ben nasıl uyuyayım söyle Asuman.

Çocuklar ararlar sırasıyla aynı cümleleri tekrar eder dururuz yine, geçer babacığım, geçmiyor kızım, iyi misin baba iyidir oğlum kötüye gidiyorum aslında. Bir eksiğin var mı dedeciğim, var lakin o eksiğin tedariki yok be evlat. İşte böyle  ben böyleyim. Biz böyleyiz.

Sardunya’lar gibiyim. En sevdiğin. Ama saksısından sökülmüş, toprağı silkelenmiş. Suyu çekilmiş, güneşten uzak karanlık bir köşeye bırakılmış. Öyle işte… Kötüleşen bir sardunya…

O AN


      Onu ilk kez, baharı kutlama festivalinde gördüm. Elinde kurabiyeler konuklara dağıtıyordu. Gülerken, yanağında beliren gamzeden alamıyordum kendimi, sürekli gülüyor, gülümsüyordu. Dudaklarının yanında başlayan gülücükler gözlerine, gözlerinden şakaklarına, oradan dalgalı saçlarına varıyordu. Saçlarının her teli ışıl ışıldı sanki. Yanına doğru yürümeye başladım, niyetim ona yakın durmaktı.  Elindeki kurabiyelerden bana da uzatmasını istiyordum, o an yakalayabilirdim gözlerini.  Bir adım daha atıp hemen yanında durdum, evet başını çevirdiği an karşısındaydım.

  O an, birisi seslendi, buda nereden çıkmıştı şimdi. İki adım ötemdeki kişinin yanına gidiyordu; ama bu gidiş o kadar uzun sürdü ki, zihnim geri dönmeyeceğini zonklayıp durdu.  Ama kalbim, başını geri çevirdiği vakit gözlerinin gözlerime çarpacağını söylüyordu. Hangisi olacaktı? Ve uzaklaştı, başka başka birileri derken gözden kayboldu. Bu fırsatı kaçırmıştım. Ama pes etmek yoktu. Uzaklarda gözlerim onu arayıp durdu.

Gün batımından sonra, kamp kuranlar için, ateş yakılmaya başlanmıştı. Festival devam ediyordu…

Onu bu kez ateşin başında, kahve yaparken gördüm. Saçlarını tepesin de toplamış, yine gülücükler saçarak kahvesini yapıyordu. Sağlam bir kampçı olduğunu fark ettim. Ve dönüp kendime baktım. Ben doğaya uzak, tembel, üstü başı kirlenmeyen, neredeyse dizi bükülmeyen bir adamım.

Ama bir şey olmalıydı, zıt kutupları bir araya getiren o kıvılcım beni de bulmalıydı.  Kamp ateşinde kahve; o ve ben çılgınca, evet biz tam olarak bu olabilirdik. Ben aracımın ön koltuğunda onu izleyip bunları düşünürken ne kadar mümkündü acaba? Ona göre bir yabancı, aslında, cesareti olmayan bir korkağım. Buradan hemen ayrılmalıyım bu duruma dayanamıyorum.

Elinde kurabiye tepsileri, kamp ateşin de kahve yapan o kızı unutamıyorum. Aradan iki ay hatta daha fazla zaman geçti.  Onun hayali ile yaşıyorum, birlikte uyanıyor; kahvaltı ediyor, onu işe bırakıyor, akşam için bir şeyler planlıyor, hatta hafta sonları ormana bazen uzaklara kampa gidiyoruz.  Acımasız bir hayaldi bu, aşırı derece hissedilen ama aslı olmayan, dokunduğunda yanında olmayan aslında hiç olmayan. Bunu bana, ona, bize yapmamalıyım.

Büyük uğraşlar sonunda ortak bir arkadaşımız olduğunu, onun doğum günü için partiye katılacağını öğrendim. Tam fırsattı, artık ne olacaksa olmalıydı. Elimden gelenin daha fazlası için dahice planlar kurmaya başladım.

Hazırdım, partiye gidecek, doğum günü pastası gelmeden önce, ona söylemem gereken her şeyi söyleyecektim. Oradaydım, acayip heyecanlı, selam verenleri dahi tanıyamayacak kadar heyecanlı. Dışarısı içerisi deli gibi dolanıp durdum, görünürde yoktu, uzun sürede kapının girişin de bekledim. Sürekli olarak beynim ve kalbim yer değiştiriyordu. Gelmeyecek, bekleme. Saçmalama tabi ki gelecek, sen neler konuşacağını hatırla. Berbat bir haldeyim. Daha fazla dayanamayacağım.

Evet, ayrılıyorum. Doğum günü kızının yanına gidip onu kutluyorum. Hayır gidemezsin pastam geliyor diyor. Lanet pasta kötü zamanlama.  Olduğum yere çakılıyorum.

Her şeyi ama her şeyi unuttuğum o an, karşımda, sanki bana doğru geliyor, az sonra boynuma sarılıp geciktiğim için üzgünüm sevgilim diyecek gibi.  Evrenin bütün güçleri hepiniz birleşip bunu neden benim için yapmıyorsunuz ki?

Yürümeye başlıyor, bu fırsatı kaçırmayacağım kampçı kız, hızlı adımlarla tam önüne geçip, karşısına dikiliyorum. Gözleri, alt üst oldum bunu beklemiyordum. Menekşenin tomurcuklarına birer damla bal oturtulmuş sanki, biraz gün doğumu, biraz gün batımı öyle alıp götüren türden. Ne söyleyecektim ben, planladığım tüm o cümleler neredeler. Yoklar, belki de hiç olmadılar. Olmamalıydılar. Gülümseyerek başını sallıyor.

“Uzun zamandır benimle ilgilenmiyorsun.”  Tam olarak söyleyebildiğim cümle bu. Gülmeye başlıyor, doğru cümlemi bu ne yaptım şimdi ben?

Koluma girip, “Hadi o kocaman pastadan yiyelim” diyor. Saatler sonra ancak kendimi anlatmayı başardım. Masadayız, yan yana. Bana “Seninle ilgileneceğim” dedi.Buraya da hiç susmayan beni dinlediği için yorgun düşmüş bir sevgili anısı bırakalım.

Bitmeyen o an..

Uzaklardaki Ev

Dört oğul, Dünya’nın bucak bucak dört bir köşesine yayıldılar; nar gibi, çil yavrusu gibi.

İki ezeli ölüm, onları bir araya getiremedi. Ölüler toprağa kavuştu, gözleri arkada, elleri mezarın dışında… Faniliklerini unutmuşçasına tutuştu dört oğul dünya sevdasına. Dördü de kendinden geçmiş, dördü de asıllarından bihaber…

Yaşlı adam, iki büklüm odun kırıyordu, az ötesin de elinde bir tepsi, tepsinin içinde iki çay ve az dilimlenmiş limonla, adamdan daha yaşlı kadın belirdi. Usul usul yanaşıp yanına önce tepsiyi bıraktı. Ardından, duvardan güç alarak saldı kendini yere.
Oturduğu vakit gözleriyle konuştu, anlamıştı ki yaşlı adam, uzanıp tepsiyi aldı duvardan.  Tepsiyle birlikte yanaştı kadının yanına.
Hiç söz etmeden yudumlamaya başladılar çaylarını, uzaklara; çok uzaklara bakarken gözleri, ikisi de bir iç çekti. Çaylar bitince, yavaştan giriştiler işe, güçleri yettiğince birer ikişer akşam karanlığına kadar ancak taşıdılar odunları.
Her zamanki gibi, bütün odaların ışıklarını yaktılar, mutfağa geçip, kavrulmuş ıspanağı kuş kadar midelerine, belki on, belki yirmi ,belki de otuz kere çiğneyerek yuttular. Yemeği aceleye getirmenin lüzumu yoktu. İkisi birlikte doyup, aynı zamanda masadan kalktılar. Masayı birlikte toplayıp, bulaşığı birlikte yıkadılar.

Mutfaktan çıkınca, vurulma ihtimali düşük kapıya baktılar önce, sonra başka bir ihtimal yahut hayal ile yukarı kata çıkan merdivenlere. Boynunu büküp yaşlı adam geçti oturma odasına, ardından sessizce, tam karşısına, öteki camın önüne geçip oturdu yaşlı kadın.
Elindeki tespihi çevirmeye başladı, her imameye geldikçe eğilip eğilip anlamsızca bakıyordu yaşlı adam. Tam karşısında oturan eşi, sırtını yastığa dayamış, katladığı için açılmakta zorlandığı sol dizini ovuşturuyordu. Göz ucuyla yakaladı eşinin acısını yaşlı adam. Tam kalkıyordu ki eliyle otur der gibi, durdurdu eşi onu. Yaşlı adam dinlemedi, yavaşça doğruldu, iki adım ötesinde ki yoldaşının dizinin dibine gelip başını eğdi. Elini çektirmeden, koyarak elini elinin üstüne, birlikte açtılar dizinin düğümünü.
Yüzünde bin şükranla, tebessüm etti kadın. Gidip ilaçlarını getirdi yaşlı adam, bardaktaki su titrerken bekledi ayaküstü, ayrı ayrı üç ilacı da suyunu yudumlayarak içti kadın. Sonra boşalan bardağa; içmek için, kendi suyunu koyup geçti yeniden köşesine yaşlı adam.
Bu kez almadı eline tespihini, yanı başında duran takvime baktı önce, uzanıp aldı. Sonra, getirip gözünün önüne mırıldar gibi okudu. Dört Kasım Çarşamba. “Sabır; Yüzünü ekşitmeden, acıyı yudum yudum içine sindirmektir, Ne güzel demiş Cüneyd-i Bağdadi “. Bu söz üzere uzaklara daldırdılar gözlerini, hiç kırpmadan kirpiklerini, hiç konuşmadan.
Vakitsiz değil, pek yerin de gelen yağmurla birlikte, biraz daha yaklaştılar cama. Şimşeğin hiddetli sesi, önce kulaklarını, sonra iki katlı boş evin odalarını tek tek sıyırıp geçti. Rüzgâr şiddetini gösterdi bu kez, ötelerin ışıkları söndü evvela, çok sürmedi pır diye yok oldu tepedeki lambanın feri. Yok gibiydiler evin içinde, şimşek, karanlık, yağmur. Hangisi kimsesizlikleri kadar korkutabilirdi onları.
Göğün onlara sunduğu son marifetiydi belki de. Yağmur, yön değiştirip camlara doğru vurmaya başladı bu kez. Güçlü ama camı delip geçmeyen yağmur tanecikleri, gözlerinden süzülüyordu bu kez. Derin vuruşlar yaparak yüreklerine, bir bir dökülüyordu yaşlar. Küçük bir ses kapladı odanın içini. Kimdendi bu ses, neyin sesiydi? Dünya’nın dört bir yanına yankılanır mıydı bu ses bilinmez?

Konuşalım istiyorum…

Konuşalım istiyorum seninle, hakikatli bir konuşma olsun.

Masada oturanlar yüreklerimiz, sözcükler gözlerimiz…

Konuşalım mı sevgili, öz benligimizle, o bu şu kalıplaşmış her şey bizden uzak, arınalım korku ve beklentilerden.

Salt aşkı konuşalım, sarılıp kaynaşan harmanlanan, sonra harmanı ateşleyen, yanan yanan ve bir daha yanan.

Sonra külleriyle demlenen. İşte o aşkı konuşalım. Konuşmaya başladığımız vakit, konuşabilmeye başladığımız vakit, aşka ömür biçeceğiz sevgili…

” Ayna “

Ayna’nın karşısına geçip konuşmaya başladı son günlerde.

Öyle ulu orta üstelik!!!

Gözlerimizi kocaman açmış onu seyrediyoruz. Umurunda değiliz. Öyle cümleler kuruyor ki kulak tıkıyoruz artık. Çok değil on dakika sürüyor bu seansı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi, ”yemekte ne var” diyor.

Hayır dayanamayıp sorduk;

-neden odan da yapmıyorsun bu işi?

-hangi işi?

– canım şu aynayla konuşma işini,

-haa şu mesele (sırıtarak) salonun ortasında bu canım ayna dururken ayıp olmaz mı odama geçmem. Üstelik tüm örtülü gerçekleri o görüyor, hem belki sizde feyiz alırsınız sıraya koyarız bu işi.

Gülüyor densiz herif.

Ne olduysa yurt dışı gezisinden sonra oldu. Bilmem ne çalışması için, Paraguay’a gitti yahu memleketin ismi yeter sonra geldi bir alem bizim oğlan. Otuz iki yılın gülüşünü toplamış yüzüne ne desek gülüyor, o gömleği ütülemedim gülüyor, yok bu kez içine tereyağı koyamadım gülüyor, o taksiti bu ay sen ödeyiver gülüyor. Hayır ne olabilir ki hangi sihirli değnek dokundu bilmem. Ben yıllarca yontamadım bu sivrilikleri çocuk peyder pey yeniliyor kendini.

Şu ayna meselesinden önce bir pot kırdı ki sormayın, ben öyle diyorum tabi ama ona sorsanız çok başka başka cümlelerle açıklıyor. İki kat aşağımızda genç bir dul hanım oturuyor ne yalan söyleyeyim acayip güzel, kadınlığımla hayranım ona. Meğer bizim oğlan tam altı yıldır aşıkmış bu kadına, hayır adam görevde ölmese bizim oğlanın işi bu ölümde diyeceğim ama talihsiz adam öyle trajikomik gitmiş ki neyse konuyu dağıtmayayım.

İki yıldır dul hanımcağız, ”evlenmem ne lüzum var ki” demişti bir kere laf arasında. Bizimki yatmış kalkmış kadını dilemiş ama cesaret edememiş tabi. E, bir de oğlu var sekiz dokuz yaşlarında bir şey. Gelir gelmez çat kapı gitmiş kadına bu, demiş böyle böyle altı yıl iyi sabrettim, hazır engelimiz de yok ne dersin? Daha ne laf etti bilmem bize özet geçtiği bu. Kadıncağız usulünce olsun gönder annenleri demiş. Neyse, şimdi nişanlılar bizi de tesiri altına aldı ki takıverdik yüzükleri, gel gelim şu ayna meselesine. Karşısınına geçip bülbül gibi şakıyor mübarek. Bana dokundurdu geçenlerde.

”Öyle işte sevgili ayna, annem göğüsleri çok sarkacağından korkup beni daha 4 aylıkken sütten kesmiş ya sen bunu biliyor muydun? ” Kaçacak delik aradım. Yalan yok bu doğru gençlik belki de cahillik. Evin içinde, kimde ne var ne yok dökülüp saçılıyor her gün. Sır perdeleri kalkıyor bir bir. Meğer neler gizlermişiz birbirimizden. Rahatsız oluyoruz ama bir taraftan da rahatlıyoruz. Hepimiz aynı anda yahu sen ne eğitimi aldın orada diyoruz ”aydınlandım işte sizi de aydınlatıyorum ya” diyor. Ayna’ya kusmak mıymış ne ise bu iş vallahi hepimizi epey bi yüreklendirdi.

Geçenlerde karşısında buldum kendimi, sık sık huzur evine gitme yalanını artık itiraf edeyim de bir rahatlayayım. Hayır ikinci baharı yaşamak ne diye ayıp olsun canım. Cümlemi bitirmeye varmadı bitiverdi oğlan yanımda.

”Hayır zaten sizi çay bahçesinde görmüştüm anne ama olsun ayna seni de aydınlatıyor.”O değilde, aynanın bir gün çatlayacağından korkuyorum…

(:

Tatlı bir ” The Liebster Award” rüzgarı esiyor, hadi hayırlısı…

Sayfasında gezdim, gördüm ve yazdım diyen Sevgili alevin Alev Abla’nın yazılarını okurken denk geldim adımın geçtiğine meğer aday gösterilmiş. İki güne ancak dindi heyecanım bu bir ilk çünkü ve yazmaya ancak koyuldum. Yazmama yardımcı olacak tüm bilgileri sağladığı için Alev Abla’ ya buradan tekrar teşekkür ediyorum.

Adaylık zincirleme bir ağ ve bağ ile yayılıyor, böylelikle herkes birbirini biraz daha fazla tanıma şansı yakalıyor. Sorular var ki heyecan verici. Şimdi Adaylık için duyurulması gereken o kurallara bir bakalım;

The Liebster Blogger Ödülü Adaylığı için Kurallar:

1-Sizi aday gösteren kişiye teşekkür edin ve başkalarının bulabilmesi için bloglarına bir bağlantı sağlayın.

2-Sizi aday gösteren blog yazarı tarafından sorulan soruları yanıtlayın.

3-Diğer blog yazarlarını aday gösterin ve onlara 11 yeni soru sorun.

4-Blog gönderilerinden birine yorum yaparak adayları bu konuda bilgilendirin.

5-Kuralları listeleyin ve yayınınızda ve / veya blog sitenizde bir Liebster Blogger Ödülü logosu gösterin.

Adaylığı ve ödülü kavramları sinema, bilim, kitap dünyasından sıkça hatırlarız. Blogun adayı ödülü mü olur demeyelim artık zira ilk başta ben demiştim. (: Motive edici bir tanıtım bu aynı zamanda yazana müthiş değer ve farkındalık ne müthiş!!

Gelelim aday olarak bana yöneltilen sorulara…

  1. Blog yazarlığına nasıl başladınız? Yaşadığım şehirden ayrılma kararı verince, elimdeki 1000 küsur dvd filmi satışa çıkarmak istedim, o dönemde kullandığım sosyal platformlar bu kadar filmi listeleme şansı vermiyordu bana. Daha önce eğitimine katıldığım Sosyal Medya kursunda öğrendiklerimden yola çıkarak blog sayfamı oluşturdum. Filmler inanılmaz güzel satıldı. ‘’ Kazandığım tüm para henüz adını bilmediğim bir köy okulun çimento kum olarak gitmiştir’’ Bu bir bağış çalışmasıydı (: Sonrası geldi..
  2. -Bir bloğu yazmanız ne kadar zaman alıyor? Konusuna bağlı olmakla birlikte ortalam  2-3 saat.

3-Blog yazarken nasıl motive olursunuz?

Genellikle gece, karanlıktan müthiş ilham alıyorum. Ve tabi müzikle.

    4.Herkes; bir kitap okudum hayatım değişti der. Sizin böyle bir kitabınız oldu              

    mu? ( benim olmadı da)

   Hayatım değişti diyemesemde değişimine çok katkıları oldu. Debbie Ford’dan   21    Günde Bilinç Formatlama.

5. Dünyada en çok görmek istediğiniz-ya da gördüyseniz sevdiğiniz ülke-şehir neresidir?

Muson Ormanlarını ve İtalya’yı görmeyi arzuluyorum.

6-Blog yazmanın en güzel yanı sizce nedir?

Paylaşmak, duygularını başkalarına açabilmek. Düşünceni savunbilmek….

7-Yazarken keyif aldığınız, sevdiğiniz gönderiniz hangisi?

Yazma yolculuğuna uzun yıllar önce çıktım karma bir dünyası var yazımın hayatımda. O ya da şu diyemeyecek kadar değerli hepsi benim için! Okudukça içimi burkanları daha çok seviyorum sanırım… Küçük kızım HATIRA , güzel gülen çocuk YUSUF ve bitmeyen PAYDOS…..

8-Bloğunuzu kitap olarak bastırmayı düşünür müsünüz?

Bloguma adını verdiğim tamamlanmış ama yayımlanmamış bir kitabım var. Buradakileri burada bırakmayı tercih ederim..

9-Blog takip ederken yorumsuz geçer misiniz?

Evet, yorumun her yazı için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Yazazn için müthiş motivasyondur ama gerekli görmedikçe yazmıyorum.

10.Bu ödül adaylığı sizce takipçi farklılığı yaratacak mı?

Temennim yaratmasından yana (:

11-Sürekli takip ettiğiniz blog yazarı bir süre sonra size de yakın bir tanıdık gibi geliyor mu?

Fazlasıyla artık onun bir sonraki hamlelerinide merak etmeye başlıyorsunuz. Tuhaf bir bağ kuruluyor ve bu çok hoş.

Sorular biter, uzun zamandır yaşamadığım bir sorgulamaya sürükledi beni sorular iyide geldi!

Adaya gösterdiğim güzel insanlara soracaklarıma gelince ;

1- Ne oldu da bir blog açmalıyım dedin?

2- Yazmak ve yayınlamak senin için ne ifade ediyor?

3- Mutlaka okumalısın dediğin kitap(lar) hangisi olurdu?

4- Bu Blogger ödülü sana ne kazandırır ?

5- İzlemeden ölme dediğin film(ler)?

6- Hayal kırıklıklarında hayata nasıl tutundun?

7-Blog kişisel bir alan mı popüler kültürün bir yanılgısı mı?

8- Şu sebepten daha çok yazmalıyım dediğin oluyor mu?

9- İnsan şunı yapmadan ölmemeli dediğin oldu mu?

10- Başkalarını okumanın faydası nedir senin için?

11- Seni en iyi tanımlayan bir cümle?

Ve benim şahane adaylarım…

1- Alevin Vizöründen http://alevinvizorunden.com/

2- Nefes https://asli68.wordpress.com/

3- Hep 5 yaşında http://hep5yasinda.com/

4- Bendenbana https://bendenbanablog.com/

5-bypippo http://murat27kryln@gmail.com/

6-Diaspora https://kendindenkopuntu.wordpress.com/

Halkayı büyütmeye var mısın?

Sevgilerimle Yalnızlık Marmelatı.

Standart

Sıradan bir kelimenin hikâyesi.

Hiç şaşmıyordu, kurulu saat gibi her sabah; 6.45’de gün ağarsın yahut ağarmasın, mevsim kış ya da bahar aynı uyanışla sabahı karşılıyordu.

Ortası yere yakın yatağında, kocaman seslerle önce oturuyor sonrada ayaklarını sarkıtıyordu. Devasa göbeğinden gözükmüyordu ayakları, niyeti parmak uçlarını bakmaktı. Bir sonraki niyeti, parmak uçlarına basarak yürümekti ama bu tüm baskınlığına rağmen, hep beyninin küçük bir köşesinde duruyordu.

Ayaklarını öne arkaya salladıktan sonra, yatağı yerden yukarı fırlatır gibi boşluğa bırakıp kalkıyordu. Bedenini içlik gibi saran eşofmanını çıkarıp, alelacele giyiyor siyah pantolonunu, hiç şaşmıyor geçiriyor yine üstüne siyah tişörtünü. Hızlıca çıkıyordu odasından.

Emekli baba, ev hanımı anne, saat dokuz olmadan uyanmayan evde; mutfağa geçip, koyuyor tavayı ocağa. Bol yağlı üç yumurta kırıyor, yarım ekmekle bir dilim peynir, bir yumurta saniyeler içinde yiyip kalkıyordu. Yemekle oyalanıp, keyif yapmak hiç âdeti değildi.

Yemekten sonra, eliyle birlikte yüzünü de yıkıyordu, her sabah . Merdivenlerden inerken, yakıyor ilk purosunu, puroyu tattığı 22 yaşından beri bu hep böyleydi.

Sokak kapısını sertçe çekip çıkıyordu evden. Bu ben uyandım, evden çıkıyorum mesajıydı esasında bu.  Saat 7.30 olmadan motoruna binip, rüzgâra meydan okurcasına basıyordu gaza. Kâh unuttuğu, kâh ise bilerek giymediği cekete aldırış etmeden.

Heybetli cüssesi ve komik ince ayak bilekleri; üstüne oturtulmuş bir oyuncak havası verir motora binince. Bir eli motorun gazında, diğer eli purosunda. Günde  on posta  gelip geçeceği, ilk sokakları dolaşmaya başlardı.

Eli purodan ve direksiyondan yorulunca bira molası verirdi. Onu da hızla içerdi.  Sonraki mola, evde öğle yemeği için verilirdi. Annesi ne hazırlamışsa; sebze, etli, kuru sormaz sorgulamaz, bir oturuşta indirip midesine kalkardı. Çıkarken, vestiyerin üzerine bırakılan harçlığını almayı ihmal etmezdi.

Merdivenlerin başında, yemeğin üstüne yine tutuştururdu purosunu eline.  Bu kez ters yöne sürmeye başlardı, akşam karanlığına kadar.

Hiç korna çalmadan, hiç fren yapmadan, insanlarla selamlaşmadan; selamlarını almadan yolunda giderdi. Siyahlar içinde, gerçekle hayal arasında akıp giderdi sokaklardan. Saat 3 gibi, motorun koltuğunda bu kez kalçası ve bacakları ağrıdığı için inip yeni bir mola verirdi.

Akşam olup, güneş gizlenene kadar sürmeye devam ederdi. Akşam saat 7’ye doğru yemek için eve gelirdi. Annesi ve babası o masada yokmuş gibi, yemeğini yer ve usulca, odasına geçerdi. Pantolonunu çıkarıp, oda da deprem etkisi yaratan o atlayışı yapar yatağına, önce tavanı ardından odayı gezinirdi gözleri.

Temiz siyah pantolon ve siyah tişörtü sandalye de ütülü katlanmış görünce, yüzünde kimselerin görmediği o çocuksu gülümseme gelip yerleşirdi. Uyumak ve uyanmak arasında bir çabası yokken bugünün aynısı için erkeden kapar gözlerini, üzerinde incecik bir pike. Yanmakta olan yüreği, onu fazlasıyla ısıtırken yine derin ve buhranlı rüyalarına dalardı.

Hayatı en fazla, on maddeyle sıralayacak bu adam kendini sadece standart olarak açıklardı. Aslında ona bakmayı bilsek, standardın hikâyesini göreceğiz.

Henüz lisede 16 yaşlarındayken,  okul çıkışı yolu, tinerci üç genç tarafından kesilir. Balerin kız arkadaşı, taciz ve hırpalanmadan ancak kaçmayı başarır. Onun kaçışını seyrederken, belden aşağı oynanmış, dövülmüş, sövülmüş soyulmuş ve ailesi bulana kadar o kasım ayazını gece bilmediği o sokakta ciğerlerine çekmişti.

Gözünü açtığı sabahta; gururunu, hislerini, inancını, sağlığını, ruhunu, sevdiğini,  geleceğini, zekâsını, kalemlerin yazmadığı nice duygusunu kaybetmişti.

Anlam, anlamını yitirdiği o günden sonra, bir tek parmak uçlarına basabilme hayali kalmıştı aklında…

Geçmiş zaman hikayesi ki eminim hala yaşanmakta…