HATIRA

 

“Defter masrafların, ekmek masraflarının önüne geçti.”

Afganistan, Hatıra adında bir kız çocuğu,  çölün kavurucu sıcağında, aman vermez yolları geçerek okula gidiyor.  Kan ter içinde okul sırasına oturunca, soluksuz nefesler alıp veriyor, ev işinden hep geç kalıyor okula,  küçük mendili ile alnını yüzünü silip dinlemeye koyuluyor dersi.

Kalbinde ört bas ettiği acısı, eve gideceği çetin yol, yolun sonu ve evdeki Hatıra, satır aralarında dalıp gittiği konular.

“Sınıfın en hanım kızı, üstelik çokta zeki” diyor öğretmeni, Hatıra,bir şey diyemiyor. Al al yanıyor yanakları utanıyor.Çok mutlu, teşekkür edip boynuna sarılmak istiyor öğretmeninin. İçin de coşku, durduruyor kendini neredeyse gelinlik kız hiç olur mu diyor…?  O demiyor, o söz o yaklaşım öğretiliyor ona…

Babasını savaşta, annesini hastalıkla kaybetmiş Hatıra, iki kardeşiyle birlikte halası bakımlarını üstlenmiş.

Çok hızlı öğreniyor, günler su gibi geçsin, çabucak üst sınıflara geçeyim arzusunda. Her söyleneni not ediyor, eve gelip çarçabuk yapıyor ödevlerini. Çocukların bakımı, yemek bulaşık her iş elinden geliyor.  Günler korkusunu büyütüyor, daha bir üst sınıf daha daha sonrası çok yol demek, belki şehre gitmek belki daha uzun saatler bunları düşünmeden edemiyor.

Okul defteri bitiyor, günlerce defterim bitti nasıl defter isterim kaygısıyla çırpınıyor. Sonunda dayanamayıp, en keyifli halini yakalayıp halasına söylüyor. Söylediği vakit utanıyor, başını öne eğip gelecek cevabı bekliyor.

O akşam kimseden çıt çıkmıyor. Ertesi sabah, okula gitmek için işlere koyulan Hatırayı izliyor halası, işler bitip sırtına okul çantasını takan Hatıraya sesleniyor ardından; Defter masrafların, ekmek masraflarının önüne geçti, Hatıra git, bugün son günün olsun okulda.

Hiçbir şey söylemeden, yürüyor Hatıra, ağlıyor, ağladıkça daha çok ağlıyor. Neler düşünmüyor ki yol boyunca…

Bitmeyen defter yapacağım büyüyünce diyor.  Ekmekten daha ucuza niye satılmıyor ki bu defterler? Keşke daha küçük harflerle yazsaydım, hatta kısa tutsaydım cümleleri, bitti demeseydim, bir çare arasaydım ya ne akılsızım. 

Tüm bunlar için çok geçti. Hayatının  son en onur verici yolunu yürüyordu,  yürüse de bitmese bu yol, hiç bitmese, okul bitmese, defter bitmese. Defter bitti diye  gidemeyen var mıdır benim gibi? Onlar benim dert ortağım. Yeniden defter alıp giden olmuş mudur? Alırlar mı ki okula ?  Gidip usulca fısıldasam öğretmenime bir  defter bulur mu ki? Söz karıncaların yazısından küçük yazarım, yeter ki bitmesin defterim!

Okula varınca, titredi dizleri, giresi gelmedi içeri. Telaşla koşturanları seyretti. Çantasını savuranları, kucağında defterini taşıyanları. İstesem bir iki yaprak verirler mi diye geçirdi içinden, faydası yok. Halasına demişti bir kere, bugün son gündü.  En sona kaldı yine, ardından gelen öğretmeni gelip omzuna dokundu, hadi “Hatıram” dedi. Ağlayası geldi, nasıl derdi şimdi öğretmenine, hiç ses etmedi yürüdü peşi sıra. Son kez girdi sınıfa, son kez oturdu sırasına, son kez açtı her yeri dolmuş defterini. Aldı eline kalemi çevirdi durdu. Konuşmaya başladı Öğretmeni, o elini göğsüne götürüp,  bir gelip bir giden göz yaşlarını durdurmaya çabaladı. Başını öne eğip, dayanamayıp döktü birkaç damlacık. Islattı defterini, küçücük parmaklarıyla sildi, silince yayıldı yazı karalandı. Ne önemi var ki artık!

Derse katılmadı, hep ağlamasını durdurmakla uğraştı.

Son ders zili ile arttı heyecanı, korku, çaresizlik, kimsesizlik, pişmanlık… Türlü türlü duygular sardı bedenini. Ya ne olacaktı bundan sonra?

Gücünün yetemeyeceği, bir hal içindeydi, değişmez, değiştirilmez. Defter besbelli bahaneydi. Hem ne desin halasına, kuru canlarını koruyup bakmıyorlar mı zorla okula gönderin diyemez ya, “ekmeksizlik öldürür, deftersizlikten ölen yok ya” demişti komşu, halası anlatınca, duymuştu bunu. Defter uğruna nasıl onları ekmeksiz bırakırım dedi. Utandı defterin peşine düştüğüne.

Herkes sıra sıra çıkıp gitti sınıftan, oturduğu yerden kalkamadı Hatıra. Geçip karşısına  kara tahtayı seyretti, kapkara bahtı gibi, derdini diyemediğine yandı Öğretmenine, defterin üstüne; Ben Hatıra, Defter masraflarımın , ekmek masraflarının önüne geçtiği  için okulu yarıda bırakacak Hatıra. 

Yazıp bıraktı öğretmenin masasına. Yüz yüze söylese dayanamaz ağlardı, ağlayınca sarılmak isterdi ama sarılamazdı…

Bir elinde silgi, ötekinde kalem, öfke dolu, hırçın adımlarla tuttu evin yolunu. Kim tuttuysa, defteri ekmeğe eş, ya da ekmeği deftere, yazacaktı kalemle, kim verdiyse bu yokluğu onlara yazacaktı…

Kim yazdıysa bu yazgıyı, silecekti, silecekti, silecekti…

 

 

 

DSC_5004

Reklamlar

Beklentinin Derin Izdırabı

   Hepimizin bu satırlarda  sesi var…

Beklemenin ne derece üzücü olduğunu bir kez daha anladığım yeni yaşımda; ben de bekleyip-de üzülmemeleri adına, tüm sevdiklerimin özel saydıkları günlerini kutlamayı artık reddediyorum…

  ‘ Yirmi dokuz yaşım’ kucak dolusu sevginin yerine, boyumdan büyük beklentilerin ızdırabını verdi bana. Ben de herkes gibi kendime yeni yaş telkinleri belirleyeceğim. Bunları yüksek sesle önce kendime sonra çevreme duyuracağım.

Her şeyden önce, o lanet olası bara bir daha o pis adam İrfanla asla gitmeyeceğim. Bununla başlıyorum, ne ortamı, ne gittiği günü ne içki seçimi ne de çalan müziği hiçbir şeyini sevmediğim o çukura bir daha kimse beni götüremeyecek. O her aradığında nasıl oluyor da kabul ediyorum? Neden ben yeni mekanlar önermiyorum?  Havamda değilim  abi siz bakın keyfinize neden demiyorum? Ben senle muhabbeti, tercih ettiğin mekanı da çalan müziği  de söylenen şarkıyı da sevmiyorum niye diyemiyorum?

Cuma gecelerimi öldürüyor, üstüne Cumartesiyi de zehrediyorum kendime, neden gittim niye gittim falan. Hatta gerginliğim Cuma sabahtan başlıyor aklım almıyor, kişi nasıl kendini bu derece görmezden gelebilir.

Toparlamalıyım kendimi.

Geçen hafta Betül’ün doğum günü kutlandı çok leziz gösterişli bir pasta kestik. Herkesin duyacağı sesle, “pasta tercihi muhteşem bu benim doğum günü pastam olsa çok mutlu olurdum” dedim. Rezil herifim, kendimi on yedi kişiye alay konusu ettim o gün. Ya senin doğum günün de mi var, sanki ana okul çocuğu soruyor, sen pasta sever misin neyse daha bir sürü saçma sapan cevaplar. Ahmaklar ağzımla sizden pasta istiyorum daha ne !? Hayır biri de sorsun doğum günün ne zaman ?

Neyse, Betül hanıma çiçekler kutu kutu hediyeler, hayır yani iş partnerim olmasa her şeyi gelip gözümün önün de açmasa görmediğimi düşünüp gözüme sokmasa söylenmeyeceğim. Üstelik gün boyu susmayan telefonu da cabası.

O gün öyle şiştim ki !

Eve gelip yatağıma uzanınca, tesirinde kalmışım, bana da sürpriz şahane bir pasta, Betül’ün hediye kutularından daha büyük kutular dolu dolu, taşımak için  yardım falan istiyorum o derece.  Saatin iki olduğunu fark ettiğim anda kendimi sıyırıp çekmek zor oldu ümitsiz hayallerden, ertesi sabah işe geç kalmam da kaçınılmaz tabi.

Nedense taktım bu doğum gününe, akşam gelip en güzel takımımı hazırladım, doğum günüm olduğu gün, o takımı giyip gidecektim işe, üstelik çok erken kalkıp sağlam hazırlanacaktım. Mesai başladıktan bir altı yedi dakika geç girecektim içeri, of geç kaldım havası, yani o bakım , takım hepsi rast gele olmuş olacaktı.

Gün geldi çattı… Kendimi, sarılmalara, öpüp koklaşmalara, kah samimi, kah  sahte gülüşlere o kadar iyi hazırladım ki!

Planladığım gibi oldu. Hatta sekiz geçe girdim içeri. Lanet Cuma, kimsenin beni göreceği yok. Geçip oturdum yerime. Saat on, saat on bir. Millet bir saate kalmaz yemeğe gider, dayanamayıp kahve almak bahanesiyle dolaştım ofisi, kimse ne selam, ne göz teması. Hayır bilerek mi yapıyorlar, yoksa sahiden kimsenin umurunda değil miyim ? Ya kimse bilmiyorsa, yok yok kesin birileri biliyor ya unuttularsa, insan kaynakları ince düşünür esasında ama …?

Öğleden sonra üç yirmi, herkes içinden dakikaları sayıyor biliyorum. Telefon elimin altında, hatta gözüm üstünde birisi arasa yüksek ses,  ” a, sağ ol sorma ya aldık yaşı yürüyoruz” kuracağım cümle dahi hazır. Sadece dört mesaj, abi bi arayın ya! ve tabi annem, mesain bitince arayacağım Annem sana sözüm yok.

Eve gelip, kendimi duşun altına attığım zamana kadar olanları yaşanmamış sayıyorum, çünkü yaşanmamalıydı. Ama lanet olsun ki yaşandı. Ey su,hadi gücünü kullan zihnimde ve kalbim de çöplüğe dönüşen bu iğrenç hayal kırıklığını da temizle.

Neyse ki iyi çıktım duştan. Bu arada  İrfandan ses yok.  Ama bu günü böyle bitirmeye de benim niyetim yok. Hazırlanıp çıktım evden.

-üzerimde en rahat kıyafetlerim,

– kocaman bir pizzayı mideme indiriyorum, (Çünkü en sevdiğim)

-annemi arayıp, onu ne kadar çok sevdiğimi söylüyorum,

İçimde tutmanın faydasızlığını fark ediyorum, anlatmalıyım ama kime? Yanlış kişi ya da kişiler, benim gözümden değil kendi gözlerinden gördükleri için içimdekiler faciaya dönüşebiliyor. Bunu yaşadım, tekrarı yaşanmamalı.

Çok tuhaf bir şey oluyor tam da bunu düşünürken, bir Kuaförün önünden geçiyorum o an, ve vitrininde duran mankeni fark ediyorum yarım büst şeklinde, zarif, sarı saçlı pembe rujlu sanki içtenlikle bana bakıyor, düşüncelerim hayat buluyor bu bakışta. Bana anlatabilirsin, ben en iyi dinleyiciyim diyor.

Kısacık bir cümle, Kuaförün sahibi Adamı ikna ediyor.  Üstüne ekliyor “Para kabul etmem ilginç bir istek, doğum gününmüş  hediyem olsun” diyor.

Gecenin tenhasında, kucağımda  yeni yaşımın ilk ve son hediyesi sarı saçlı mankenle eve doğru yürüyorum.

Getirip yatağımın yanına yerleştiriyorum.  Sonra uzanıp, yüzümü ona dönüp anlatmaya başlıyorum.

“Doğum günü dediğin bir güncük, bak yaşandı ve bitti. Ben çok anlam yükledim ve ağırlığının altındayım şimdi. Ama inan bana bu sondu. Başkalarının mutluluğunu kıskandım, Betül gibi sevinmek istedim olmadı, kıskanmayı da söküp atıyorum içimden. Kutulara sığmayacak hediyeler vardır belki de onları arzulasam daha iyi.  O sebepten kendime çok yakın tutmalıyım sevgiyi. İnsanlardan bir şeyler beklemeyi kesinlikle ama kesinlikle sonlandırmalıyım. Onlarında benden beklememelerini dilerim.  Çok tehlikeli bir arzu bu, olmaması hali insana çoğu şeyi yaptırabilir. Beklemediğim anda gelenlerin keyfini varmalıyım. İstemiyorsam eğer, söylemeliyim, başkası üzülmesin derken kendime bunu yaptığım için kızmama ne dersin? İşte bütün bunlar, içimde çok sessiz tuttuğum için uzayıp gitti.  İçim yankı bulmadı. İçim söyledi ama ben işitemedim.”

Mesela, böyle bir sürprizi hiç beklemiyordum. Düşündüğüm anda karşıma çıkman, bu tam olarak çekim yasası, ve sanırım artık bazı şeylerin değişme zamanı geldi…

 Şimdi satırlara yeni sesler ekleme zamanı…

Çekim yasasının bana sunduğu armağanı da  görün isterim.

Jpeg

SEMENDEL KUŞU

“Ateşe ancak, ateşte yumurtlayan, yavrulayan ateşte oturup kalkan, Semendel Kuşu dayanır. Sıkıntı, mücadele,  zorluklara göğüs germe kaza ve kader balyozları-na katlanma ateşi içinde Semendel Kuşu gibi olmaya çalış (…) “

                                                                                                   Abdülkadir Geylani.

İslam filozofu, bütün kitaplarında  dünya ve ahiret ,Allah sevgisi ve erdemli insan olma  üzerine öğretiler sunar. Okudukça, düşünür, düşündükçe sorgularım.

Erdem; Ahlakın övdüğü iyi olma, alçak gönüllülük, yiğitlik, doğruluk vb. niteliklerin genel adı, fazilet. Erdem kelimesini böyle açıklıyor Türk Dil Kurumu.

Bir kelime üzerine yazılı sözler, özler hatta kitaplar. İnsanı olduran en önemli parça. Üstüne bu kadar şey anlatılmış yazılmışsa değerlidir kuşkusuz .

Sen bu dünya ateşinde, ne olursa olsun Semendel Kuşu gibi dayanıklı ol diyor büyük Alim. Cümle ne hikmetli ya olabilme çabası? Bakın bu konuya nereden geldim anlatayım size.

Sevdiğim bir arkadaşım, sevdiğim başka bir arkadaşımı ben onu tanıyorum diye bana anlatıyor. O kişiden bahsederken, kusurundan  da bahsediyor. Hiç oralı olmuyorum. Bu onlar arasında bir mevzudur diyorum. Ama tutuyorum aklımda da. Anlatılan o arkadaş değerinden bir şey kaybetmiyor, başkasının sözü yorumu üzere onu değerlendirmeye kalkmam doğru olmaz.

Aradan epey bir zaman geçiyor, bana kusurlu olarak bahsedilen arkadaşım beni arıyor; ve herkesten gizlemeye çalıştığı kusurunu anlatıyor bana. Meğer o kusuru ile savaş veriyormuş.  hatta geçen sürede o kusur kabusa dönüşmüş. Yine sağduyulu dinliyor anlamaya çalışıyorum. Kusurun sahibi kişi, artık bununla daha fazla yaşayamayacağını; bu hadise yaşandığında muhatap olduğu herkesle yüzleşip  bunun bir hata olduğunu yaşandığı günden beri hayatını çok olumsuz etkilediğinin  onların ona yardım etmesini isteyeceğini söylüyor ve benden yardım istiyor.

Bende, birbirini tanıyan ve bana tanıdığını söylediğinde kusuru ile söyleyen arkadaşa durumu açıklıyorum. Ha, bu arada önden de onun adına yorumlar yapıyorum. O anlayışlıdır  tabii ki  konuşup bundan kurtul seni dinler falan. Haddim olmadan. Arıyorum ve konuşuyoruz.  Yanıldım, çok büyük hem de o kişi olayı en tazeliği ile tutmuş zihninde, neden ben, niye şimdi soruları ile sonlandırıyor görüşmemizi ve her hangi bir dönüş olmuyor. Durumun içinden çıkamayan öteki sevdiğim arkadaş ben şimdi nasıl baş edeceğim bunlarla diyor. İlk atak başarısızlıkla sonuçlandı. Merhametli ve iyimserdir diye seçtiği o ilk kişi onu hayal kırıklığına uğratmıştı.

Öyle bir arada kalmıştım ki! İki olgun insan bir yanlışı düzeltecekti. Birisi olayın sadece şahidi. Öteki bu olayın acısını yıllarca yaşamış hala yaşamakta olan çaresizi, artık yüzleşmek ve kurtulmak isteyen.

Onu tüm kalbimle destekledim.  Sorunun üzerine gitmesi, yüzleşmeye çalışması ne kadar zor biliyordum. Anlatırken yeniden yaşıyordu sanki, ama düzelmesi içinde elinden geleni yapıyordu. Ateş çemberindeydi. Hayatını alt üst ediyordu bu olay. Kişilerden başlama girişimi olumsuz sonuçlanmıştı. Yani beni bağışlayın size kendimi açıklamak istiyorum diyemedi. Buna fırsat bile verilmedi. Kalbinde yükü kabus dolu gecelerine geri döndü. Bu konuda bir uzmandan destek almaya karar verdi. Yaşanan bir yanlışı düzletme çabası hala sürüyor.

Olay beni çok etkiledi, her hatırlayışımda da etkiler. Bizle konuşmaya kendini anlatmaya çalışan insanlara karşı neden duvarlar örüyoruz, ben en çokta olayın bu kısmındayım. Bir daha bu konuşulmadı. İkisini de hala çok severim. İki sevgide de hem iyi var hem kötü… dahasına lüzum yok.

Ama hayat gibi dengede tutuyorum ilişkiyi. Ve soruyorum kendime; ben de bir yanlış yapsam, o yanlışı başlarda anlamasam sonra farkına varsam. Yanlışa şahit insanlara gitsem bana yardım edin bu yanlışı düzeltelim desem duvarlarla mı karşılaşacağım. Hayır lütfen bunu yapmayalım. Zaten bu yardım çağrısı çok nadir görülen bir şey hayatımız da bize uzatılan elleri geri çevirmeyelim!

Erdemli olmak bunu gerektirir. Hepimiz Semendel Kuşu muyuz ki dayanalım. Sınırsız değiliz. Yılar kalırız, zayıf taraflarımız daha baskın çıkar.  Başka birine daha gidemedi o arkadaş.  Uzattı eli boş, bomboş kalmıştı . Bu ilk haykırış onu geri dönülmez girdaba sürükledi, yeniden destek ve yardıma kalkışmadı.   İnanıyorum ki  zaman herkese doğruyu öğretecektir.

Birbirimizi, olduğu gibi kabul etmezsek dost edinemeyiz.   Birbirimizi dinlemezsek, kendi gözümüzle değil başkalarının gözüyle görmeye kalkarsak göremeyiz. Karşıyı anlamak için aynı şeyi yaşamak zorunda değiliz. “En iyi  yol onu anlamaya çalışmaktır. ”

Herkes kendi savaşını veriyor,  herkes kendi doğrusuna koşuyor, herkes kendi inancında ilerliyor. Dilerim doğru yola varırız. 

Hepimize erdemli kalpler diliyorum. Birilerinin canı hala yanarken kör sağır dilsiz olmayalım diye…  Etrafınıza bir bakın var mıdır sizden medet uman? Ya da sizin medet umduklarınız?  Yanlışı düzletmek, kırılan kalpleri onarmak için hiçte geç değil.  Kimse Semendel Kuşu  olmasın, kimseyi Semendel Kuşu olmaya zorlamayalım…d9b00a18-7871-4e49-abfd-8cfc042b6609

 

ZAMAN VER…

hat

Size tarihin en etkileyici başarı hikayelerinden bahsetmeye kalksam sayfalar dolar.  Gelin ben size kendi hikayemden bahsedeyim…

Bir başarı hikayesini okurken kuşkusuz duygular hareket geçer, bedeninizi bir heyecan kaplar. Satırları tararken gözleriniz, yüreğinizin hızı artmaya başlar, evet şimdi zamanı geldi, anlatım ilerleyip zirvelere ulaşınca satırlar tamam dersiniz. Bugün o gündür. Son cümle sizi ayağa kaldırmıştır.

“Sayısız ret, başarısızlık, şevk kırıklığı ve daha nice yaptığına pişman eden söylemden” sonra mutlaka başarıya ulaşanların  öyküsü  hepimizi etkiler.  O gün, ertesi gün belki haftası en yakınımızdakilere anlatır dururuz bu başarı öyküsünü, mesele bu değildir. Söyleriz, gider  onlarda okur.  Mesele, biz de nasıl etki yarattığıdır. Coşkuyla akıp giden o satırlardan bize ne kaldığıdır.

Kalan yoktur, yaz sıcağında soğuk hava üfleyen rüzgar gibidir o etki, anlık çarpar ve geçer, uzun sürmez, devamı gelmez.  Ve başlar yeniden kendimizi yıldırma telkinleri; insanın inanılmaz bir başarısıdır bu, kendine o kadar acımazsız davranır ki, dağıttığı öz-güveni yeniden toparlamak için uzun zaman harcar. Nasıl ikilemdir bu? 

Sen yapamazsın, bırak başkalarını onlar bir şekilde yapmış işte, beğenmiyorum, içime sinmiyor, falancanın ki daha iyiydi duydum. Zaten ben ne işe yararım ki, yok ya bunu da rafa kaldırıyorum ve benzeri. Yazarken şiştim. O kadar olumsuzlar. Her şey yerlerde, hayallerim, ürettiklerim, yaptıklarım ve yapabileceklerim. Birisi şöyle adamakıllı eleştirse inanın içim yanmaz. En azından onlarda bir üslup bir ölçü vardır. Kendimize çok acımasız  davranıyoruz. Tüm başarı hikayelerinde olan şeyler.Şu gerçeği de bilin isterim . “Başkalarının başarı hikayesi içimizdeki güç kadar etkilemez bizi, bunlar duydukça heyecan yaratır kulağın işitmediği aklın bunları tutmadığı zamanlar da vardır.”

 Kişi kendini tanıyor  ne istediğini biliyor   duraklamalar ya da başarısızlıklar onu güçten ve gözden  düşürmüyor ve de  tüm bunların kontrolünü sağlayabiliyorsa başarı hikayesi başlamış demektir.

Hikayenin geri kalanı tek gerçekle devam eder ” kendine zaman ver”  slogan budur. 

Her şeyin istediğimiz an da olmadığı, olmayacağı  gerçeği artık bizi şaşırtmasın. Bunu bir defa kabul edelim. Doğru yer doğru zaman doğru kişi bu üçlü tamsa o işte tamdır. Eksiğim varsa lütfen ekleyin.

Doğru yer olduğunu düşündüğüm şehirde altı yılımı yaşadım. Doğru kişiydim. Ama doğru zaman değildi. Ya da zamanı iyi kullanamadım evet bu daha yerinde bir yorum. Zaman öğretisinden uzak bıraktım kendimi. Kaybetmiş gibi gözükse de  kaybetmedim. Yeni bir kendine zaman ver döngüsüne geçti hikayem . Olması gerektiği gibi.

Ne okuduğum kitaplar, ne izlediğim filmler, ne kendime yakın tuttuğum ilgi alanımdaki kişilerin önerileri, hiç biri içim kadar harekete geçirmiyor beni. Bu zor kabul ettiğim gerçeğim. O film  bittiğinde, yarım bıraktığım senaryoma dönüyorum evet sayfalar önümde çarşaf çarşaf. Ama gazla yürümüyor bu iş. Sayfalara bakıp hadi açmış yaymışım bu kadar, karala bir şeyler zorbalığı ile isteksiz birkaç cümle…

Öyle olmuyor işler. Orada o ilhamı almalı, tutmalı zihninde, beslemeli, ama kişi üretebileceği zamanı iyi bilmeli o zaman geldiği vakit boşaltmalı içini, zamanını yakala, zamanlamayı iyi ayarla. Hayat bir zaman yarışı. Sınav benzetmesi  gibi kulağa itici gelmesin ama zamanlama gerçekten çok önemli. Ve kişi kendini tanıyor, hamlelerini biliyorsa zamanın kontrolü elindedir.

Kontrol hiçbir zaman bizden gitmedi, biz sadece onu uzaklaştırdık ya da sorumluluğundan kaçtık.  Herkesin içinden gelen konularda becerisi var, yoksa bu doğuş gerçekleşmezdi. Kendini keşfet, farkına var ve harekete geç denemek sana hiçbir şey kaybettirmeyecek buna inan.

Lisede ki   ilk yılımda, edebiyat dersinde hoca öykü yazmamızı istedi. Haberlerde sıkça dönen Filistin- İsrail çatışmaları çok ilgimi çekiyordu. Arafat ismi söyleniyordu sıkça,  bu  kişinin  Filistin Kurtuluş Örgütü Lideri olduğunu öğrendim araştırınca .  Sınırda yaşanan çatışmalar diyordu hep haberler. Kilometrelerce uzağımdaki bir savaş, bayrak mücadelesi ve ölümler dikkatimi çekmişti.

Fotoğraflar ve haberlerle bir öykü kurdum zihnimde, sınıra yakın bir köyde evi bombalanan bir babanın  öyküsünü yazdım.  İlk öykü denememdi bu. Arkadaşlar öykülerini okuyordu. Onlarınkini duydukça kendiminkini  beğenmiyor okumaktan vazgeçiyordum. Sıra bana gelince heyecanlandım. Hatta ilk paragraf da sesim çok titrediği için hocam birkaç kez başa aldırdı.  Tekrar tekrar okumak heyecanımı dindirmiş müthiş bir pratik olmuştu benim için. Oradaki babanın acısını yaşar gibi onun ağzından okudum yazdığım cümleleri. Bittiğinde çok kötüydüm öykümün içinde kalmıştım. Alkış sesleri bir daha bir daha çığlıkları beni öykümden koparıp sınıfa getirdi. Hoca tahtaya kaldırdı. Böyle bir öykü yazdığım için teşekkür etti, bir sürü güzel cümleler sıraladı. Kesinlikle bunu beklemiyordum.

Karakterler yaratıyor, onlara yeni hayatlar sunup yol haritaları çiziyordum. Onlarla konuşuyor, onlarla yaşıyordum.O gün miladım oldu. Her duygum kağıtlarda yerini bulmaya başladı. İyi ki denemiştim yazmış ve okumuştum on beş yılı aşkın süreden beri yazarım da yazarım bu arada bu öykümü iki ayrı yarışmaya gönderdim. İlkinin verdiği olumsuzluk ikinciye yollamama engel olmadı . Birileri için iyi olmayabilirdi. Ama benim keşif kapılarım açılmıştı. Bu yazdıklarım ne olacak kaygısıyla  yıllardır yazıyorum,  bu kaygı bana  ‘zamanı var’ diyebilmeyi öğretti. Yazdıklarıma ve kendime zaman veriyorum.

Sende yap, herkes yapsın, müthiş bir zekanın eseriyiz hepimiz muazzam  şeyler üretebiliriz.  Yapmamız gereken;

Keşfetmek.

Çalışıp üretmek 

Ve kendimize zaman vermek…

Kendi tarihimde ki yazıya başlama, yazıya tutunma hikayemi anlattım size, bu bir başlangıç olsun.

” Umutlar baki, Zamanlamamız muhteşem olsun.”

 

hatyy

BEKLE… dedi.

 

Ne kadar aşıktım.

Ne vakit bu kadar kendimden geçer, sana tutulur oldum.

Nasıl yerleştin içime derinlere?

Kadın, adı seslenince, isteksiz, yavaşça çevirip başını baktı. Arkasından koşturup gelen birilerini gördü, bulanıklıkla birlikte izleri silindi. İnce bir fidan gibi, kökünden sökülmüş rüzgara bırakılmış. Yayıldı sert zemine. Çarpmanın etkisi ile bir kez daha yükselip indi bedeni. Elinde ki çanta sıkı sıkıya tuttuğu parmaklarından yavaşça ayrıldı. Boynu yana düştü, ağzının kenarından ılık kanlar akmaya başladı. Gözleri, üzerine gelenleri seçmeye çalışırken kapanıp gitti.

Çok geçti üstünden, baharlar, bayramlar…

Elini karnına bastırarak kalktı yine yataktan. Yine aynı rüya aynı kabus.

“Ne zaman son bulacak ey Allah’ım” isyanı ile çıktı odasından. Doğruca kapıya, kapıdan üzerinde incecik gecelikle dışarıya. Elini kaşlarının üzerine götürüp seyretmeye başladı yolu, gelenler ah bu gelenler. Ne diye getirmez gelmesi gerekeni. Ellerini yanına salıp çaresiz kederle girdi içeri.

Yeniden girdi soğuk yatağına, başını yastığına koyduğu vakit, gitti gözleri.

Uzaklara kalbini bıraktığı yerlere gezinmeye çıktı rüyasında.

Herkesin bildiği gibi olmadı bizim tanışmamız. Aslında biz tanışmadık da. Her şey bir anda oldu. Kıvılcım gibi bir anda parladı ve tutuştu. Tutuldum, tutulduk o kıvılcımla…

Hiç istemediği halde, zorla gitti köye, hiç sevmediği halde yapmaya koyuldu yemeği, hiç tanımadığı adamlara servis edip, çay demledi Kadın.  Şu iş bitse de bir an önce gitsem diye dolanıp dururken evin içinde, usulca kapı tıklandı. Kim o demedi, yine ne istiyorlar öfkesiyle doğruldu kapıya, açıp kapıyı yine ne var dedi. Dediği vakit utandı, utandı da sustu. Kapıyı tıklayan da susuyordu ne diyebilirdi ki böyle karşılayana. Kapının eşiğinde, taa karşısında, yüreği yüreğine, gözleri gözlerine denk bir adam bakıyordu ona. Bakarken delip de geçiyordu. Bir süre bakıştılar.   Kendini bir adım öne atıp, ‘’ su istemiştim, bir bardak su’’ dedi adam.

Su, ne ara geldi adam ne ara içti, o boş bardak o elene ne ara tutuşturuldu zamanda yitip gitti olanlar. Adam teşekkür anlamında başını öne eğerek yürüyüp gitti. Kapıyı kapatıp ettiğine içerlendi Kadın. Elini kalbine götürüp yokladı kalbi yerindeydi. Ateşlendi vücudu, titrer gibi, susar gibi, çırpınıyordu, nefes alışları değişti. Yutkundu yutkunamadı sonra şiddetle titredi yeniden vücudu. Çok geçmedi tekrar kapı tıklandı. Oturduğu yer de bu kez bir korku kapladı içini, neler oluyordu, ikiye bölünmüştü kalbi, dur, dur kalkma beklesin de gitsin, görmek sana iyi gelmez. Yok, öteki kalbi dinleme sen onu, git aç kapıyı; aç ki gör gör ki, tanı, tanı ki sev, sev ki, sevil. Sevil ki mutlu ol.

Kalbin bu yanı güzel şeylerden söz etti, uzatmadı kalkıp açtı kapıyı.

Elini yeniden kalbine götürdü, sonra yaptığından utanıp, çekti elini. ‘’Buyurun’’ dedi bu kez uysal ve davetkar bir sesle. İstekle cevap verdi adam ‘’ bir bardak su kesmedi’’ bir çırpıda gidip doldurdu bardağı kadın. Dökmeden vermek için direndi, elini uzatıp karşıladı adam, parmak uçları dokundu bir birine, kadın orada da titremeye başladı. Ne tuhaf hal dedi içinden. Altı üstü bir bardak su. Suyu kana kana içti adam, içerken akıp gitti kadın içine, yutkundu, uzatırken bardağı güldü, ‘’ oh, iyi geldi, çok iyi’’ dedi. Kadında gülerek karşıladı bakışını.

Elinde boş bardak kapı eşiğinde kalakaldı kadın. Adam bir adım geriye çekti kendini, kadını seyretmeye başladı. Arada bir yakalıyordu bakışını, kadın gözlerinden ötesini göremiyordu adamın. Oraya sabitlenmişti. Yeniden eski yerini aldı adam hafifçe eğilip fısıldar gibi kadına, ‘’ kestaneyi karanfile sarıp da koymuşlar gözüne’’ ilkin anlamadı kadın. Göz kapaklarını oynattı bunu mu diyorsun der gibi. İkinci bir hamle yaptı adam bu kez öteki kulağına, ‘’kalbini kalbime davet ediyorum’’ bu kez gülümsedi kadın başını öne eğip, tebessümle karışık güler gibi oldu. Utandı en sonunda, elini yüzüne götürüp kapattı. Sonra yürüyüp gitti adam.

Gitti de gelmedi uzunca bir zaman.

Hiç istemediği halde, zorla gitti köyde, hiç yapmayacağı bir şey yaptı kadın.  Su verdiği adamı sorup durdu insanlara, sordu ve buldu. Bütün bu olanların bir anlamı olmalı dedi. Beni buraya kader getirdi deyip çıktı adamın karşısına.

Aynı beyhudelikle karşıladı adam onu. Kadın geçip karşısına ‘’ su yok, ömrüm var ömrüm de olmak istersen’’ dedi.  ‘’ geç kaldın’’ dedi adam. ‘’bekledim’’ dedi kadın. ‘’ beklemek ıstıraptır, nasıl dayandın ‘’ dedi adam. ‘’Dayanamadım da geldim ‘’ dedi kadın. Sustular bir süre. Elini ağacın gövdesine dayayıp ‘’beklemede kalsak iyi’’ dedi adam. Kadın yaklaşıp yanına, indirdi tokadı ‘’ kalbin, kalbim de haberin olsun’’ dedi. Koşarak ayrıldı adamın yanından.

Olur’un içinde ki olmazda neydi böyle?  Ne diye kalplere hüküm verilmişti. Sevgiyle alay mı olurdu? Sevgiyle naz olurdu söz olurdu. Hiç istemediği halde, zorla gitti köye bir daha uğramadı kadın. Adamsa o köyden bir daha çıkama çıkamadı.

Her rüyası aynıydı kadının; yarım kalanı sürdürme, yaşatma arzusu.

Öleceğini bildiği için, kadına umut vermekten korktu adam. Bu beklemek ıstırabından daha ağır bir ıstırap olurdu iyi biliyordu.

Nice zaman sonra istemese de yeniden o köye çağrıldı kadın. Cenaze var dediler. Geldi ve gördü.

‘’ Ölmesi mümkün değil, kalbi kalbim de, bir atıyor kalplerimiz’’ , sözleri bittiği vakit ağlamaya başladı, hıçkırmaya ve sonrasında koşmaya. Kalbini durdurmak niyetiyle nefesi kesilircesine, yoruldu sonra yavaşladı titremeye başladı dizleri.  Adını seslenenlere doğru çevirdi başını; . İnce bir fidan gibi, kökünden sökülmüş rüzgara bırakılmış. Yayıldı sert zemine.

Yere yığılırken soruyordu kalbine;

Bekle dedi.

Bekle dedi

Bekle dedi.

kalp

 

 

 

 

 

SARDUNYA

   Ölümün kabul edilmez sancısıyla boğuşuyordum.  Doğmak , öncesi bilinmez  zamansızlık bir gizemdi, geldik dünyaya  ya ölüm onu bıraksalardı ya irademize, vakitlice ölebilseydi herkes. Mesela  kim ne vakit istiyorsa o zaman ölseydi. Ben çift ölmek isterdim  Asumanımla bana da danışılsaydı hatta bize, hazırlanın şu vakitte alınacak canlarınız denseydi.  Olmadı doğmak gibi ölüm de vakitsiz geldi… Sevimsiz, soğuk ve acımasız…



“Avluya vuruyordu sabah güneşi, önce çayı koydum ocağa, atlayıp bisikletime çay kaynayana kadar alıp geldim ekmeği bakkaldan. Küçük hareketlerle tüm marifetimle, dilimleyip ekmekleri incecik, peyniri zeytini sıraladım tabaklara. Çay demini aldı mı yumurta tavasını koyardım ocağa…   Mutfaktan yatak odasına tatlı nidalar atıp uyandırıyordum can yoldaşımı, ses gelmeyince bir tık uzatıyordum  olmadı biraz daha ahenk katıyordum. Yok, illa yanıma gel öp de uyandır istiyordu öyle mi. Öyle olsun sultanım.”

İşte tüm bunların yine yaşanacağı bir sabaha uyanmak isterdim. Ne kadar istek cümlelerimiz var şu hayatta. Sonsuz, isteklerimiz kâinatla yarışıyor, ucu bucağı yok. Olmuyor çoğu zaman ya, işte onun için çoğalıyor istekler . Yok, ben uslandım artık, yani tek tük isteklerim var o kadar. Senin olduğun sabahlara  uyanmak istediğim gibi. Ama yok olmuyor dedim ya. Olmuyor.

Asuman gideli yıl değil daha 47 gün oldu alışmaya çalışıyorum. Ben bu sözün bu kadar hazin olduğunu bilmezdim başıma gelene kadar. Yeni bir işe alışmak, yeni koltuğuna alışmak, soğuyan havaya alışmak gibi değil. Artık hiç olmayana alışıyorsun, alışmak zorundasın bir yerde.  Zorluyorum, ama hala alışmaya çalışıyorum kısmındayım hatta girişlerin de daha ilk basamağında.   Ne diyordum ben. İşte özlemini çektiğim sabahlara uyanmak vardı ya olmuyor işte.

Bakkala taze ekmek almaya gitmiyorum, mühim mi tazelik boğazımdan geçmiyor ki ha bayatı ha tazesi ekmek işte karnın doydukça, yok öyle rafadan yumurtalar. Tavayı ocağa oturtmuyorum.  Çayın suyu kaynıyor demini çoktan alıyor acımaya geçiyor da içmek ancak aklıma geliyor. Nidalar yok artık bu evde. Köşe bucak bomboş. Çıt çıkmıyor. İçime akıyor sesim uyanmasam diyorum bazen hem uyanacağım da ne olacak.

Uyanınca her sabah böyle isteksiz, böyle paramparça mutsuz  ve yalnız. Elimle yokluyorum yanımı bozulmamış yastığın, kırışmamış hiç. Zaten pek kibar uyurdun biz uykuya dalana kadar kumrular gibi bakışır mırıldanırdık sonra bizi birbirimize gösteren gözlerle, hep güzel sözler işittiğimiz kulaklarımıza, naif seslerin sahibi ağızlarımıza dokunmanın verdiği güven için ellerimize kalbimize her zerremize şükredip dalardık uykuya. Ne oldu be Asumanın şükrümüzü  mü ihmal ettik ne oldu da eksik kaldık, sen orada ben burada?Hani duamızdı inşallah birlikte acı çekmeden aynı anda. Vakitsiz mi dua etmiştik. O kadar inandığımız dualarımız ; Oysa tamdı dualara inancımız.

İşte ben her sabah bunları düşünüyorum. Ayaklandığım vakit anılar hücum ediyor. Balkon kapısı açılmamış görüyorum yaz kış demez oksijen şart der açardın bak kapalı kapılara uyanıyorum. Sonra esintiye karşı gelir şekerleme yapardın, bende çayı ocağa koymak için kalkardım. Kapı açılmadıysa çayı ocağa koymanın ne önemi var.  Saksıda ki çiçeklerin de ben gibi mahzun bükmüşler boyunlarını, senin sesinden bir şeyler fısıldıyorum onlara, vakitlice veriyorum sularını, sardunyalar filiz vermiş bak görüyor musun, hem de beyaz saksıdakiler  en sevdiğin. Senin gözdendi onlar yaz kış demeden açan, tutkulu hayata sıkı sıkıya sarılmış. Güçlü, anaç bunlar ha bire filizliyor diyordun her renk her rengi süslesin evimizi istiyordun. Hele şu beyaz saksıdaki   gelin gibi süzülüyor yine nazlanıyor bana…

Gelinlerin üzgün Asuman yeni filizlerine rağmen üzgün.

Arada süpürge tutuyorum eve, cadde üstü bu ev tüm toz evde diyerek söyleniyordun hep her gün mutlaka o süpürgenin sesi yankılanıyordu evde. Söylenmiyorum, söylenemiyorum senin gibi, ama açıyorum ağır ağır dolaşıyorum tüm evi toz olmuş olmamış senin izlerini takip ediyorum. İyi geliyor bana. Her akşam çöpleri topluyorum çok çöpüm çıkmıyor ama olsun yapıyorum. Sabaha kadar koku yaymasın eve derdin aynını yapıyorum.

Çamaşırları katlayamıyorum senin gibi hele ütü bıraktığın yerde, ona dokunamıyorum bile . Sen ütüleyince güzeldi bu gömlekler üzerim de .  Kirli değiller yahu, ter altı üstü derdim hani. Olur, mu yahu, bir gün öncesinin izi bu izler arada silinmeli derdin de atardın yıkamaya, işte ben inatla kaçıyorum o silme işinden. Ötesi berisi sen zihnimin ne mümkün silmek hem niye sileyim ne için sileyim. Kucaklaşıp hasretimi gideriyorum onlarla.  Kirli kalsın gömlekler pek mühim değiller artık…

Kahvaltı etmedim Asuman ilaç saatim de geçiyor burada olsan şimdi ne kızardın. Derdin ya niyetin beni bırakıp gitmek mi  ne diye içmiyorsun ilaçlarını. İyi miyim sanıyorsun şimdi. Sen de gittiğine göre ne diye içeyim o meretleri? Kızma vallahi inat ettim içmeyeceğim. Gün öğleyi ardından akşamı bulacak. O değil de gece derin gece korkunç sabah gelmiyor. Dönmüyor yelkovan çakılıp kalıyor yerin de. Uyku da tutmuyor üstüne. Oturduğun koltuğuna, bakıyorum tarağına, diş fırçana, çift duran ev terliklerine, mutfakta tezgâhın başında ki sana ben nasıl uyuyayım söyle Asuman.

Çocuklar ararlar sırasıyla aynı cümleleri tekrar eder dururuz yine, geçer babacığım, geçmiyor kızım, iyi misin baba iyidir oğlum kötüye gidiyorum aslında. Bir eksiğin var mı dedeciğim, var lakin o eksiğin tedariki yok be evlat. İşte böyle  ben böyleyim. Biz böyleyiz.

Sardunya gibiyim. En sevdiğin. Ama saksısından sökülmüş, toprağı silkelenmiş. Suyu çekilmiş, güneşten uzak karanlık bir köşeye bırakılmış. Öyle işte… Kötüleşen bir sardunya…

dsc_4527

EVET EVET EVET !!!

 

Bir evet ’in hayatınızda neleri değiştireceğini hiç düşündünüz mü?

Aklınıza ilk gelenin nikah memuruna söylenen evet olduğu durun, oraya gelene kadar daha mühim evetler var. Doğru evetler hayırı öldürür, önce buradan başlayalım. Kişisel gelişimimizde en büyük iki sorundur ;  Evet ve Hayır . Ama çoğunlukla hayır zor gelir insana siz doğru evetleri yakalayın zaten hayırlara yer kalmayacaktır.

Yanlış bir işi kabul ettiyseniz, çokça hayıra gider yolunuz. Bu saatte çıkmak istemiyorum hayır. Bununla çalışmak istemiyorum hayır.  Bu maaşı hak etmiyorum hayır. İşime müdahale edilmesini istemiyorum hayır. Ve daha sonu gelmez bir sürü hayır.

Durun. Sakin. Bir kere hayır deyin ne olur bir kere verilen işe, ” sanırım ben bunu yapmaktan hoşlanmıyorum” deyin. Çıksın bu cümle ağzınızdan. Korkmayın bu cümle sizi işinizden etmez. Belki o olumsuz partnerinize yol görünür kim bilir?

Sade kahve sevene, şekerli kahve ikram edilmesi işkencedir. Kahve ikramının birinci kuralıdır nasıl içildiğini sormak. Onun gösteremediği nezaketi, sade kahve sever sen şekerli kahveyi içerek mi gösteriyorsun?   Önünüze bir kahve geldi ve ilk yudum aman Allah’ım tamda söylenmesi gereken zamanlama. ”Ben kahvemi sade içerim. Bu kahveyi içemeyeceğim.” Reddet. Bırak üzülsün. İçindeki hayır konuşmaya başlar  bunu yapma iç o kahveyi bu seferlik böyle olsun. İç sesini dinleme. Kahve soğusun sonra bir kahveye bozuluyorsa bırak ilişkide soğusun belki geç kaldınız bunun için.

 Bazen bazı hayırlar mükemmel sonuçlar doğurur. Siz niyetinizde ısrarcı olun. Daha önce keşfettiğim bir yoldan yürütmek istedim bir arkadaşımı bir gün, biraz tembeldir. Kısa yolu gitmekte ısrar etti. Ne olur iyi gelecek zamanımızda var dedim. Hayır ya hiç keyfim yok dedi. O hayır derken benim cevabımın da ona hayır olduğunu bilmiyordu. Neyse ikna ettim. Bazen bu konuda çok iyi olabiliyorum. Yürümeye başladık. Bir yerlerden mızırdanıp beni pişman edeceğine emindim. Yanılmadım çok değil on dakika sonra spor ayakkabıları çamura battı. Al işte mutlu musun dedi. Hiç lafını esirgemez. Ne olacak canım. Atar makineye yıkarız dedim. Suratı düştü. Uzunca bir süre susarak ilerledik.  Songüllll sesi ile kendime geldim. Ağacın kenarında miyavlayan bembeyaz yavru bir kedi gördük. Çok sever kedileri. Koştu yanına, aldı kucağına. Yolu unuttu, çamura batan ayakkabıları unuttu. Ya iyi ki bu yoldan yürüyoruz dedi. O kadar samimi söyledi ki bunu inandım. Kucağında yavru kedi defalarca battığı çamuru görmeden gözü eve vardık. Aradan yıllar geçti o kedi anne oldu. Bu anıyı her hatırlamamız da ”iyi ki’’ diye başlar cümleye.

Yok ya bana nerede demeyin. Ben de aynı şeyi düşünmüş olsaydım. Bu güzel anı yerleşemeyecekti hayatımıza.  Sizde lütfen doğru yerde hayır demeyi bilin. Bir kere denemek kapıyı açacaktır. Hadi yapın. İçinizde tuttuğunuz, ama yuttuğunuz tüm hayırları bu yazıdan sonra haykırın! Karşındakine söylediğin her evet seni kendine yabancılaştırır. Bu nezaket değildir. Nasıl kendini görmezden gelirsin. Şimdi ya da sonrası hayat devam ettiği müddetçe, bu hayır diyememe savaşı sürecek. Sen kendinlesin hep. Evetiniz kıymetli hale gelsin. Basın gitsin Hayırı.

Hayır diyememek üzere çok can sıkan ve ciddi hasar bırakan bir anım var. Vakitsiz bir zamanda tatile yatılı misafir gelecekti. Annemi aradılar. Annem çok naif bir insandır. Karşıyı bütün ısrarlarımıza rağmen reddedemedi.  Maddi ve manevi bakımdan o kadar kötü zamandı ki. Çıkıp geldi misafirler. Var olan o kötü enerji onlarla daha da büyüdü. Tatillerini uzatıp duruyorlardı. İyice yorgun düştük. Ve bir öğlen, bir hadise patlak verdi. Bütün ev birbirine girdi. Aman Allah’ım o kadar kötü şeyler oldu ki! Tek suçlu annemdi. İlla bir suçlu olmalıydı değil mi? Ve küsüp gittiler. Onlara sorsanız haklılar bize sorsanız biz haklı. Üzerinden on yıldan fazla zaman geçmiştir. Misafir olan o aile ile sadece annem iletişim kuruyor. Ne acı değil mi? O kadar yaralamış bizi. Anne pişman ve üzgün. 

”Çok isterdik ama bu aralar olmaz ”gelmeyin diyemedi. Bir kelime olan hayır bazen bu kadar güç çıkar insanın ağzından. Keşke diyebilseydin anne… Siz de daha fazla keşkeleri çoğaltmamak için hayır diyebilmelisiniz.

İnsanları kırmamak adına, yanlışı pekiştirip sürdürüyoruz çoğu zaman.  Bu öğreti size zarar verir. Zararlı şeyler sinsice öldürür insanı. Ruhu, heyecanı, sevgiyi, merhameti, hoşgörüyü, paylaşımı, özlemi bile.

Lütfen kendinize biraz zaman ayırıp evet ve hayır listesi yapın, Evetlerinizi çoğaltıp Hayırlarınızı azaltın.  Siz istemedikten sonra hiçbir şeyin mümkün olmayacağını gösterin insanlara. Konuşmayı ertelemeyin. Doğru zamanlama yapın. Karşının ne düşüneceğini karşıya bırakın. Siz düşünmeyin. Bakın bunun üzerine komik bir anım var. Bir sinema salonunda, personele yemek yapıyordum. İşletme sahibi üç kardeşti. En küçüğü yaşça bana yakındı. Vakitli vakitsiz gelip benden kahve istiyordu o da yetmiyor arada arkadaşlarıyla geliyordu. Artık sinir olmaya başlamıştım. Ama ona bir şey diyemiyordum. Bir gün müdüre hanıma kahve yapıp götürdüm. Nasıl gidiyor diye sordu? Ara da yöneticilerin sormayı unuttuğu sorudur bu. Sorulsa çokça şey iyiye gider ama nedense unutulur hep!

Neyse, ya bu küçük patron vakitli vakitsiz gelip benden kahve istiyor. Bir de arkadaş getiriyor. Valla bıktım dedim.  Mesele kahve yapmam değildi. Yanlış anlaşılmasın yemek yapıyorum orada büyük iş oydu Ona ve arkadaşlarına kahve yapmaktan hoşlanmıyordum.

Müdüre güldü bunu mu kendine dert ediyordun, neden daha önce gelip söylemedi? Konu burada kapandı. Niye sen söylemiyordun falan uzamadı muhabbet. Rahatladım ve sonuca odaklandım. Nezaketle gelip sadece yemeğini yedi o vakitten sonra. Ben de neden buna bu kadar katlandım diye kızıp durdum kendime . Çok kolaymış meğer. Ara ara aklıma geliyor. Aracıları çek. Sen kendi hayırını kendin söyle, her zaman iyi dinleyici çıkmaz karşına.Hayırı bir kere dedim mi devamı gelecek inan bana.

Evetleriniz bol olsun. Hayırları daha güçlü daha yüksek sesle içinize  değil karşınızdakine söyleme vakti…IMG-20150213-WA0018

 

Düşün / Düşünce

IMG_20190112_075832_682.jpg

Hiçbir kaynak sorgulama dememiştir. Peki biz neden sorgulamıyoruz, Sorgulamaktan korkuyor, sorgulayanı  yadırgıyoruz? 

Bulunduğum bir toplulukta, kafama takılan  bir konuyu sordum. Hepsi evvela şaşırdı kendilerince cevap verdi.  böyle bir şeyi beklemiyorlardı. Lakin bu cevaplar beni tatmin etmedi. Uzak kaldığımız bir girişimdi, bir de bunun üstüne düşünmeye başladım.   Konu şu idi. Kuranı Arapça bilmediğim için okuyamıyorum. Türkçe okusam aynı değerde değil mi?  Bunun  bir de manası var. Bana hitap edeni ise manası. Özü yani. Onu öyle okumanın bana faydası yok mu?   Niyetim dinlere, din kitaplarına ya da kitapların dillerine değil.  Alt yazı olmadan bir filmi de izleyemiyorum mesela. Bakın Arapça da takıldığım noktaya;

 

Bismillahirrahmanirrahim Besmele Arapça Yazılış Şekilleri Resimleri

Bismillâhirrahmânirrahîm

 Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle!

 

Ben son cümleyle daha çok aydınlanıyorum. Sorgulamam bana cevabı buldurdu. 

Yabancı dilde ki şarkıda böyledir. Söyleyeni seversin ritmi seversin açıp bir de sözlerine bakarsın tam olarak sözlerin farkında olarak dinlersin artık.

Biraz kafa yormalı. Her imkanın mevcut olduğu teknoloji çağındayız.  Duyup ta, görüp de geçmemeli !

 Geçenlerde babamın bir serzenişine  denk geldim. Babam 62 yaşında yaşı, yetiştiği coğrafyanın öğrettikleriyle değerlendirmek gerekir onu. Ona bu sözü söyleten nedir?

Gel kızım var al diyemezsin, ama oğluma kız arıyorum dersin.”

Bu cümle üzerine de düşünmeye başladım. Sanki bu söz, kızlar seçemez ancak seçilir, kız çocuğu ancak verilir, kendi istese gidemez. Gelinlik çağında dedikleri kızlar kısmetini bekler. O gelmeyen kısmet kızı, bir kalıba sokmak zorundadır. Bu kızın nesi varda kimse gelip istemiyor.  Bu kızın kusuru varsa biline kurusunca aday karşısına getirile, bir halt ettiyse söyleye bedeli neyse ödeye,,, daha bir sürü cümle.

Bunları  o kız ya da kızlar adına söyleme hakkını kim veriyor size? Bu söz nereden türedi böyle. Bu sözü söyleyenin niyeti neydi? Canı yandı da mı dedi, can yakmak için mi dedi? Niye tarih bu sözü günümüze kadar taşıdı, taşıdı ve inandı yüzyılımızın insanı, evlenmeyen evlenmek istemeyen ya da evlenemeyen insanlara ne diye ikinci sıra muamelesi yaptı?   Bunu bir düşünün. Düşünceleriniz geçmişten gelen o yanlışları değiştirsin, o cümle yerini; “Çağın kadınları artık çok bilge tercihlerine inanıyor ve saygı duyuyoruz, sizin oğlan bir gidip tanışsın” olsun mesela…

Düşünceden ibaretsin insanoğlu, midene inecek lokma kadar beynini düşünmüyorsun!!!

Gel sen arın dostum bu satır değil bunlar gibi nice satırlar oku ve sor tartış aydınlat kendini.  Yazarken beynimle savaş veriyorum. Harfler birbiriyle dans edip kelimelere tutunuyor, kelimeler daha güçlü yol olmak için cümlelere koşuyor. Ve bir kaygının ve bir sancının paragrafı olup çıkıyor karşımıza. Yazabilmek için okuyorum, geziyorum, izliyorum, dinliyorum…

 Sevdiğimi demez isem, sevmek derdi boğar, diyor Yunus Emre.

Düşündüğümü söyleyemediğim vakit benim boğulmalarım gibi.  

Ben bir eserim, Yaradan’ın eseri ve kendimi tanımakla çıktım yola yolum beni eserin sahibine ulaştırdı. O yolda başka ne güzellikler varmış gördüm. Bunca yıl nasıl körmüşüm dedim. Farkındalığım daha birçok şeyi gösterdi , gördükçe arttı hayretim.

Göz kapaklarının hikmetini, hiç göz kırpmadan yaşayabildiğinizi bir düşünün? Yutkunamadığınızı yahut, hiç uyuyamadan ayakta kalabilmeyi, bir kez olsun düşünün. 

Merak edince bir açıp bakın, bir kitaba veya internete. Öğrenerek büyüyün ne olur.

Bugün okumasaydı, bilim insanları, tartışmasaydı araştırmasaydı, yorumlamasaydı, her şey yerinde saymaz mıydı?  Sen önceliği kendine ver. Bireysel farkındalıklardır toplumları değiştiren. Birey olmadan toplum olmuyor. Hepimiz toplumun birer parçası hepimiz birbirimiz için bir şeyler yapmak zorunda.

Ne diyor Platon; toplumdan ayrı yaşamak için ya Tanrı olacaksın ya da Canavar.

Sevgili platon bu sözünü lise kitabımda 16 yaşında okumuştum. Derinleşip anlam kazanıyor her geçen gün.

Kendi değerini kendin belirle, farkına var.

Tarihe yeni algılar yeni cümleler bırakma zamanı geldi. Karşına çıkanı olduğu gibi kabul etme sorgula, düşün ve Oku. Oku. Oku.

 

 

YUSUF

DSC_1247.JPG

 

Soğuk düşmüştü dizlerine…

Gülmek için iki göz, küçük ellerinde yamalı bir çanta. Gülemiyor gözleri, tutamıyor elleri. Üşüyor Yusuf, Yusuf üşüdükçe yüreğindeki koru üflüyor annesi. Yanı başında iki abla, önde baba babanın peşi sıra yetişmeye çalışan kardeşi, arkada anne, annenin karnında bu dünyaya ne diye geleyim diye soran yavrucak.  Yol uzun, yol kederli, yol çetin…

 Peşi sıra düşüp babanın ardına,  doğdukları topraklardan çok uzaklara gitmek için koyulurlar yola, ablanın kucağında boynu bükük, dalar derin uykuya Yusuf. Kardan sulanmış botlar anca suyunu çekmekte. Süzülmüş izi kalmış gözyaşı ile sümüğünün, bir mendil yok ki siline. 

Dağların kıyısında uzanıp gidiyor yol, heybetine kapılıyor insan, geçip giderken dönüp bakıyor camdan, orada kalsam o heybete karşı diyor, sonra yeni bir dağa, derken başka bir dağa… Boyunları hep geriye dönük yolcular. Çobanlar ve sürüleri, yalnız ya da toplu ağaçlar, küçük su göletleri. Ara sıra geçen başka arabalar, uzaklarda bacası tüten ufacık evler. Yol sarıp sarmalıyor, bir annenin koynuna bastırdığı evladı gibi, kapanıyor gözler. Yolunda yolcunun da hikayesi fısıldanıyor kulaklara, Yusuf derin uykuda, yolundan da yolculuğundan da bihaber.  Bir gün geçiyor üstüne üç beş saat daha. İndikleri vakit otobüsten, hepsi sersem, uyku ile uyanıklık arasında. Güneş tepelerinde cennet mi burası der gibi bakışıyorlar birbirlerine, iki bavul bırakılıyor ayak uçlarına.

Yeni bir otobüs, ama bu yol kısa. Sonra arkası açık bir nakliyat indikleri gibi doluşuyorlar arkaya. Güneş, uzakların kar soğunu rüzgârına katıp alıp götürüyor bedenlerinden. Geldikleri, gördükleri yerlere çok yabancı buralar, oraya benzemiyor. Sallanırken araba, gözleri tek tek tarıyor etrafı. Yokuş aşağı inip bir evin önünde duruyorlar sonra. 

Kapıyı kendine doğru çekip, çeviriyor anahtarı yabancı bir adam. Peşi sıra giriyorlar eve. Yabancı eğilip babasına bir şeyler söylüyor. Kapıya kadar uğurluyor baba, sonra girip eve içeriden kilitliyor kapıyı.  Eğdiği başını ancak kaldırıp ağlamaya başlıyor anne, elini yüzüne kapayan babada, sonra ablalar, ne olduğunu anlamayan küçük oğlan. Boş evin içinde; herkesin ağıtları ayrı kederle çarpıyor duvarlara.  Yusuf geçip bir köşeye seyrediyor. Kimse konuşmuyor, konuşamıyor. Ağlaşarak geçiriyorlar o geceyi.

Sabah ilk uyanan, Yusuf oluyor, pencere kenarlarında, mavi gökyüzünü, beyaz bulutları seyrediyor.  Ellerine bakıyor üşümüyorlar, botları koru, ayakları sıcak. Güneşe doğru bir gülümseme saçıyor.  İki katlı evin içinde bir aşağı bir yukarı dolanıp duruyor. Ne olduğunu anlamıyor, neden böyle bir yerdeler, evlerine ne oldu, arkadaşlarına, sonra asılıyor suratı; gecenin karanlığında ateş açılan evlerini hatırlıyor sanki. Omuzlarını kaldırıp indiriyor. Dayanamayıp gidip uyandırıyor babasını.

‘’ buraya gelmesinler baba’’

Yola çıkan izini bırakmıştı.

 Uzunca bir zaman kaldılar, gelip gidip gülümsedi güneşe Yusuf. İki abla ile okula başladı sonra. İki abla sus pus. Yusuf afacan, yaka paça dağınık, okul mu oyun mu bilemeden gitti geldi. Gülerken yüzlerinde bir endişe, ne geldikleri yerden kopabilmiş ne de geldikleri yere tutunabilmiş.  Okul mesafesi uzun, yağmurlar artınca zorlandı yürüyemediler. Servise yazılıp, yağmur da ıslanmadan gidip geldiler yağmurlar dindi. Servisten ayrıldılar. Üçkardeş düşüp yollara şikayet etmeden gidip geldiler. Yoruldular bir zaman sonra.  Servis şoförü yolda denk geldikçe gönüllü taşıdı üçünü de. Toslayarak durunca yanlarında servis, hiç ses etmez biner, binince de oturmaz ayakta gider gelirlerdi.  Pek zaman sonra kızlar suskun, Yusuf daha bir, afacan oldu.

Servisten indiler bir gün, boğuşarak oynamaya başladı Yusuf, çocuk dilinde bir şeyler söylediler birbirlerine hırçınlaştı, yere yatırıp üstüne oturdu bir arkadaşının. Ama oyun sandı kavgayı kalktı kendi yere yatıp üstüne çıkmasına izin verdi arkadaşının. Aldığı gibi taşı indirdi suratına Yusuf’un oyun değildi. Yüzü gözü kan içinde gitti eve Yusuf. Ses seda çıkmadı kimseden. Taşın yara izi yerleşti Yusuf’un hem yüzüne hem  de yüreğine. Servis dursa da yanlarında binmediler bir daha. Gidip gelmeler uzadı, yağmuru bol memlekete yine bir gün davetsiz yağmurlar indi. Servisçi yolda denk gelip aldı üç kardeşi. Çıkışta gelin diye de sıkı sıkıya tembihledi.

Okul dağıldı, servise ilk koşan Yusuf oldu. İki abla ayakta sus pus, birer birer indi öğrenciler. Yusuflarla birlikte üç beş arkadaş daha indi. Ayaküstü oyuna tutuştular. Ablalar hızlıca eve geçtiler. Salına oynaya koca dişlerini sırıtarak eğleniyor Yusuf.  Oyun arkadaşının boynuna kocaman bir çekirge gelip kondu. Gören herkes çığlığı bastı. Yaşları sekiz ila dokuz arasında, çoğu korkmaya koşuşturmaya başladı.

Yanına yaklaşıp uzattı elini Yusuf. Ağlıyordu oyun arkadaşı, avuçlayıp çekirgeyi bak diye uzattı arkadaşına. Hızlıca koşup uzaklaştı yanından. Yüzündeki izi hatırladı Yusuf, garip hissetti. Avucundaki çekirgeye baktı kocaman açıp elini saldı onu. Olup biteni sırtındaki çanta gibi yüklendi, çok sonra anlayıp kâh üzülecek kâh ise gülecekti.

Sallana sallana, evin yolunu tuttu. Okuldan son dönüşü olduğunu, evde nelerin olup bittiğini, onu nelerin beklediğini, gecenin kör karanlığında, nereye gideceklerini bilmeden.

Ve o sabah o evde uyanan olmadı, okul servisi bir daha o üç kardeşi görmedi, sınıfta sıraları boş kaldı. Oyun arkadaşları, Yusuf ile iz bırakan oyunlar oynayamadılar ve hiçbir oyun arkadaşı Yusuf’un gösterdiği cesareti gösteremedi.

Ne için gelip, ne sebepten gittiler çok azı bilindi, bilinmeyen yerlere herkes kendinden bir parça ekledi. Çoğu gerçeğin uzak. Kocaman gülümsemelerine, keder çizgileri eklemek için. Yine gecenin karanlığına çekildi Yusuf.

‘Teşekkürler’

Önce emekledin, sonra yürüdün. Büyüdün de ne oldu, işler değişecek mi sandın? Büyürken değişti de fark etmedin.

Bir de doğar doğmaz ağladın. Orada ağlarken neden ağladığını biz tam olarak bilemedik, sırasıyla; ebeler, koca karılar, doktorlar, hatta anneler hepsi birer açıklama yaptılar. Ama senin adına söylenen sözlerde ne kadar haklılar. Söyle bize bebek ne için ağladın? Ağlamadan olmuyor muydu?

”Ve  usulca fısıldadı bebek ; beni dünyayla buluşturduğunuz için, sevinçten.”

Bebek doğdu ve büyümeye koyuldu, ağır seyretti yaşam, günlerin yıl gibi geçtiğini hatırladı geçmedi geçmek bilmedi. Bazen, aylar günler an gibiydi, anda anında yaşandı her şey.

Önce emdi, sonra çiğnedi, daha sonrasında büyük lokmalarla doydu çocuk. Her evre aşamalı, her evre biraz meşakkatli.   Anne sütü emdiği sırada tepseydik ağzına lokmayı bebeğin ne olurdu? Algı bu kadar  basit,yalın ,anlaşılır, biziz zorlaştıran.  Her şey sırası gelince, gündüz geceyi özlemek niye?  Hızlanmadan koşamazsın, koşsan da yorulursun,  kuralına, usulüne göre güzel çoğu şey.

Ayağının ölçüsüne göre adım atmalı, ayağımdan büyük adıma kalkıştım hız yaptım bugün, az daha paçam üstü yayılıyordum yere, sendeledim düşsem komik olurdu diye sağa sola bakındım hatama gülerler endişesi kapladı içimi, çok sürmedi, söylenmeye başladım kendime. Çoğu zaman hayatımız bu örnek gibi; iki çizgi arasında seyreder durur. Ölçüsüz hareket tutarsız düşünce hata getirir hiç kuşkusuz. Hatadan ders almayı en sona bırakıp, birilerine yakalanma, birilerinin nazarında olma korkusu kaplar. Acımasızca eleştiririz kendimizi sonra, ama şunu demeyiz basittir aslında. “ Küçük adımlar seni dengede tutar, yavaşla.”

Yavaşlayın, yolda yürürken, atın o düşünceleri kafanızdan. Yola odaklanın. Yoldaki ağacı, ağacı olmayan kaldırım taşını, dalda ki kuşu, kuşu göremeyen, başkalarının adımlarını, yolda olduğunuzu hatırlatacak detayları fark edin. Yavaş adımlarla, nereye varacağınızı düşünün sadece. Düşünce ayaklarınıza komut verir, kötü yollara sürüklenirsiniz alimallah. Yoldayken yola bakın gitsin.

Vardığınız yerde, sıkı basın ayaklarınızı. O ayaklar bir süre gezinir orada, belki gün belki ay belki de yıl. Ama ben kök salmayın da arada gezinin derim. Ağaç değilsiniz ya!  Ayaklarınıza taşlar çarpabilir, belli mi olur belki birileri yanlışlıkla yuvarlayıverir o taşı ayağınıza, ya görmezden gelin, atlayıp geçin, ya da geldiği yere geri yollayın. Duruma göre artık. Ayaklarım yere bastığı yere dönse çabucak demeyin, akşam oldu mu bütün ayaklar çekilecek aynı yöne, merak etmeyin.

Yorulacaksınız elbet, fiziken, kalben ve fikren. Yorulmadan yol yürünür mü?  Sevin o ayakları, teşekkür edin onlara, size en iyi yoldaşlar. Ama teşekkürler  bunla kalmasın, tutabildiğiniz kadar bol tutun teşekkürü hayatınızda. Bazı şeyleri duymadığı için kulaklarınıza, görmediği ya da görmezden geldiği için gözlerinize, merhaba diye uzanan ilk else elinize, tebessüm eden yüzünüze, size hayat veren kalp atışlarınıza, konuşabildiğiniz için dilinize, yanınızda olduğu için arkadaşınıza, sizi eve bırakan servis şoförüne mesela, çay getiren ablaya, simit satan ağabeye, teşekkürü çok görmeyin.

Ama en çokta kendinize teşekkür edin. Kendinizden çok bir de size yaşamı bahşedene. Size yaşama hakkı verene. Size yaşamı kolaylaştırana…

Büyüttüğü için anne ve babanıza, çocukluk yıllarında olanca saçmalığa sizle güldüğü eğlendiği için o ilk arkadaşınıza, sıra arkadaşınıza, sana harf öğretene, sana yol gösterene. Bitirince bir kitabı yazarına, dinleyince bir ezgiyi eserin sahibine teşekkür edin. Önce içinizden, sonra yürekten en sonda harflerle, seslerle dilinizden.  Hep edin, çokça teşekkür edin ki yerleşsin dilinize.

Karnını doyuran annesine gülmez mi bebek, işte o ilk teşekkürdür. Anlayacağın, büyüyünce değişmiyor işler. Aynı beden, aynı ruh bir kere üfleniyor can, sonrası misafirler. Canı istediği kadar kalan ya da canımız istediği kadar ağırladığımız misafirler. Sen duruyorsun bebek, misafirlerin azalacak, çoğalacak. Yeri gelip bir bir terk edecekler. Çocuksun alışırsın diyecekler. Büyüyünce diye cümlelerin olacak. O büyümeler hiç bitmeyecek. Büyü tabi, yerin de sayma. Büyüdüğün vakit, sen seçeceksin misafirlerini. Canından can sayacaksın bazen, an gelecek yok sayacaksın. Öyle böyle, açık kapın. Gelip geçecek misafirler. İyi ağırla, teşekkürü bol tut. Ama onlarda, diye sitemlere başlama hiç. Herkes veryansın. Sen yapma dur! İyi ki de, sus. Geleni büyük erdemlerle uğurla, sen yoluna bak gelecek yeni misafirlere bak. Bir de senden hiç gitmeyenlere.

Bu satır, son satır, dünyanın en kıymetli misafiri sensin unutma, sen kendine iyi bak esasında. En yüce teşekkürleri kendine et.

Bu satırları bana yazdıran ilahi zekâya teşekkürlerimle…

Okuduğunuz için size de teşekkürlerimle…

10484923_1502354863344153_6674685966658380060_n.jpg

 

”Hayata, teşekkürlerimle anısına”

(: