Bekle, dedi…

Ne kadar aşıktım.

Ne vakit bu kadar kendimden geçer, sana tutulur oldum.

Nasıl yerleştin içime, ta derinlere?

Kadın, adı seslenince, isteksiz, yavaşça çevirip başını baktı. Arkasından koşturup gelen birilerini gördü, bulanıklıkla birlikte izleri silindi. Fidan gibi, kökünden sökülmüş rüzgara bırakılmış; yayıldı sert zemine. Çarpmanın etkisi ile bir kez daha yükselip indi bedeni. Elinde ki çanta sıkı sıkıya tuttuğu parmaklarından yavaşça ayrıldı. Boynu yana düştü, ağzının kenarından pembemsi kanlar akmaya başladı. Gözleri, üzerine gelenleri seçmeye çalışırken kapanıp gitti.

Çok geçti üstünden, baharlar, bayramlar…

Elini karnına bastırarak kalktı yine yataktan. Yine aynı rüya aynı kabus.

“Ne zaman son bulacak ey Allah’ım” isyanı ile çıktı odasından. Doğruca kapıya, kapıdan üzerinde incecik gecelikle dışarıya. Elini kaşlarının üzerine götürüp seyretmeye başladı yolu, gelenler ah bu gelenler. Ne diye getirmez gelmesi gerekeni. Ellerini yanına salıp çaresiz kederle girdi içeri.

Yeniden girdi soğuk yatağına, başını yastığına koyduğu vakit, bıraktığı yerdeki uykusuna döndü.

Uzaklara kalbini bıraktığı yerlere gezinmeye çıktı rüyasında.

”Herkesin bildiği gibi olmadı bizim tanışmamız. Aslında biz tanışmadık da. Her şey bir anda oldu. Kıvılcım gibi bir anda parladı ve tutuştu. Tutuldum, tutulduk o kıvılcımla…

Hiç istemediği halde, zorla gitti köye, hiç sevmediği halde yapmaya koyuldu yemeği, hiç tanımadığı adamlara servis edip, çay demledi kadın.  Şu iş bitse de bir an önce gitsem diye dolanıp dururken evin içinde, usulca kapı tıklandı. Kim o, demedi yine ne istiyorlar öfkesiyle doğruldu kapıya, açıp kapıyı yine ne var dedi. Dediği vakit utandı, utandı da sustu. Kapıyı tıklayan da susuyordu ne diyebilirdi ki böyle karşılayana. Kapının eşiğinde, taa karşısında, yüreği yüreğine, gözleri gözlerine denk bir adam bakıyordu ona. Bakarken delip de geçiyordu. Bir süre bakıştılar.   Kendini bir adım öne atıp, ” su istemiştim, bir bardak su” dedi adam.

Su, ne ara geldi adam ne ara içti, o boş bardak o ele ne ara tutuşturuldu zamanda yitip gitti olanlar. Adam teşekkür anlamında başını öne eğerek yürüyüp gitti. Kapıyı kapatıp ettiğine içerlendi kadın. Elini kalbine götürüp yokladı kalbi yerindeydi. Ateşlendi vücudu, titrer gibi, susar gibi, çırpınıyordu, nefes alışları değişti. Yutkundu yutkunamadı sonra şiddetle  yeniden titredi vücudu. Çok geçmedi tekrar kapı tıklandı. Oturduğu yer de bu kez bir korku kapladı içini, neler oluyordu, ikiye bölünmüştü kalbi, dur, dur kalkma beklesin de gitsin, görmek sana iyi gelmez. Yok, öteki kalbi dinleme sen onu, git aç kapıyı; aç ki gör gör ki, tanı, tanı ki sev, sev ki, sevil. Sevil ki mutlu ol.

Kalbin bu yanı güzel şeylerden söz etti, uzatmadı kalkıp açtı kapıyı.

Elini yeniden kalbine götürdü, sonra yaptığından utanıp, çekti elini. ‘’Buyurun’’ dedi bu kez uysal ve davetkar bir sesle. İstekle cevap verdi adam ” bir bardak su kesmedi,” bir çırpıda gidip doldurdu bardağı kadın. Dökmeden vermek için direndi, elini uzatıp karşıladı adam, parmak uçları dokundu bir birine, kadın orada da titremeye başladı. Ne tuhaf hal dedi içinden. Altı üstü bir bardak su. Suyu kana kana içti adam, içerken akıp gitti kadın içine, yutkundu, uzatırken bardağı güldü, ” oh, iyi geldi, çok iyi” dedi. Kadında gülerek karşıladı bakışını.

Elinde boş bardak kapı eşiğinde kalakaldı kadın. Adam bir adım geriye çekti kendini, kadını seyretmeye başladı. Arada bir yakalıyordu bakışını, kadın gözlerinden ötesini göremiyordu adamın. Oraya sabitlenmişti. Yeniden eski yerini aldı adam hafifçe eğilip fısıldar gibi kadına ” kestaneyi karanfile sarıp da koymuşlar gözlerine ” ilkin anlamadı kadın. Göz kapaklarını oynattı bunu mu diyorsun der gibi. İkinci bir hamle yaptı adam bu kez öteki kulağına, ” kalbini kalbime davet ediyorum ”   gülümsedi kadın başını öne eğip, tebessümle karışık güdü, utandı en sonunda, elini yüzüne götürüp kapattı. Sonra yürüyüp gitti adam.

Gitti de gelmedi uzunca bir zaman…

Hiç istemediği halde, zorla gittiği  köyde, hiç yapmayacağı bir şey yaptı kadın.  Su verdiği adamı sorup durdu insanlara, sordu ve buldu. Bütün bu olanların bir anlamı olmalı dedi. Beni buraya kader getirdi deyip çıktı adamın karşısına.

Aynı beyhudelikle karşıladı adam onu. Kadın geçip karşısına  ”su yok, ömrüm var ömrüm de olmak istersen” dedi.  ”Geç kaldın” dedi adam. ”Bekledim” dedi kadın. ”Beklemek ıstıraptır, nasıl dayandın” dedi adam. ”Dayanamadım da geldim”  dedi kadın. Sustular bir süre. Elini ağacın gövdesine dayayıp ”beklemede kalsak iyi”  dedi adam. Kadın yaklaşıp yanına, indirdi tokadı ‘”kalbin, kalbim de haberin olsun” dedi. Koşarak ayrıldı adamın yanından…

Olur’un içinde ki olmazda neydi böyle?  Ne diye kalplere hüküm verilmişti. Sevgiyle alay mı olurdu? Sevgiyle naz olurdu söz olurdu. Hiç istemediği halde, zorla gittiği  köye bir daha uğramadı kadın. Adamsa o köyden bir daha çıkamadı.

Her rüyası aynıydı kadının; yarım kalanı sürdürme, yaşatma arzusu.

Öleceğini bildiği için, kadına umut vermekten korktu adam. Bu beklemek ıstırabından daha ağır bir ıstırap olurdu iyi biliyordu.

Nice zaman sonra istemese de yeniden o köye çağrıldı kadın. Cenaze var dediler. Geldi ve gördü.

Ölmesi mümkün değil, kalbi kalbim de, bir atıyor kalplerimiz‘ sözleri bittiği vakit ağlamaya başladı, hıçkırmaya ve sonrasında koşmaya. Kalbini durdurmak niyetiyle nefesi kesilircesine, yoruldu sonra yavaşladı titremeye başladı dizleri.  Adını seslenenlere doğru çevirdi başını, Fidan gibi, kökünden sökülmüş rüzgara bırakılmış; yayıldı sert zemine. Çarpmanın etkisi ile bir kez daha yükselip indi bedeni. ”

Yere yığılırken soruyordu kalbine;

Bekle dedi.

Bekle dedi

Bekle dedi.kalp

Reklamlar

Eylüldendir o.

Akşama doğru artıyor üşümelerim.

Güneşte erken mi batıyor ne?

Yine özlüyor yine susuyorum.

Çok isteyip, neden vazgeçiyorum?

Ne dolunay ne Med-cezir,

Vallahi ben gel- gitim.

Pişman olduğun zaman diyor Sezen, dur Sezen sus Sezen pişmanlık yok.

Yükseliyor güneş yeni bir gün.

Yeniden yeşersin umutlar, gelip gitmesin dursun!

Üşütmesin akşamlar…

Ölüyoruz.

 Eteklerinin cebine taş doldurup

 kendini nehrin soğuk sularına bırakan

 Virginia Woolf  gibi…

Kazınıyor kökümüz  yörükler gibi,

Binboğalar efsanesindeki

Yaşar Kemalin sancısıyla

Kıvrıla inleye ölüyoruz.

‘ Sustuğumuz için ölüyoruz.’

Ya çok sevmekten.

Ya da sevmeyi bilmemekten ölüyoruz.

 

Aşkı için haykıran Kaldırım Serçesi Edith Piaf gibi,

Yataklara mahkum ölmekten beter ölüyoruz…

 

Ne diyor Usta Beyatlı ;

Hulyâsı kalmayınca hayâtın ne zevki var?

Bitsin, hayırlısıyla, bu beyhûde sonbahar!

Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi,

Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.

                                                                                                                            …

Kıyıdaki Ev

Eve güneş girmiyor, rüzgar hissedilmiyor, yağmur duyulmuyor, denizin dalgaları gelgiti artırıyordu.

Bahçede dolaşmak zevk vermiyor, toprak onun asabiyetini çekmiyordu.  İki kişi bir evde kainatta ki iki karınca gibiydi sanki.

”Düşünsenize, denize nazır bir ev, önünde bahçesi, balkonunda çiçekleri.  Salonda şömine, banyoda sağlık havuzun, altında araban, mutfağında hiç bitmeyen erzakın. Kah kitap kah film kahsa piyano. İnsanı mutlu edebilecek bir sürü lüks zevkler daha. Eşini çok seven bir  doktor. O kadar çok seviyor ki, kamudan ayrılıp özel muayene açıyor evinin bir odasına. Günün her anını onunla geçirmek için yanı başında.”

Kadın güzel, uzun boyuyla doktora yakın. İnce boynu omuzlarına düşen sarı dalgalı saçları, açık yeşil gözleri, uzun ok gibi kirpikleri. Çenesinde belli belirsiz bir gamze. Çok nadir güldüğü, gülünce de tüm kederleri dağıttı anlatılanlar arasında. Elinden hiç düşmeyen sigarası, evin her köşesinde. Sırf mutlu olsun diye zararlı olduğu halde eksilmeyen sigara paketleri. Bir de sabah on bir ile akşam beş  de birer kadeh kırmızı şarap yalnız başına  sigara ile içilen. Hep aynı yemek.  Sepetinde çürüyen meyveler. Kurtlanan bakliyatlar. Her kullanıştan sonra yeri unutulup tekrar tekrar alınan her şey. Kokan ya da sızan çöpler.

Doktorun gözleri mühürlü, hastaların yanında şöyle tebessüm eder gibi dursun, elini uzatıp tokalaşsın kâfi. Bu benim eşim demekten gururlu.

Yaz sıcağını evin en kuytu köşesinde, kış soğuğunu şömine başında. Belli yerler dışında hiç uğramadığı evin içi.

Sevginin de tutkunun da tek taraflısı acı verici.  Doktorun karısı, ondan daha çok seviyormuş doktoru, büyük şehri, istikbalini, ailesini bırakarak doktoru tercih etmiş. Yurt dışındaki hayatını dahi unutmuş. Ölesiye bir aşk. Her şey çok ama çok güzel giderken.

Bir şey olmuş…

Karısı ,doktorun  sadakatini  ölçmek istemiş! Kendi ayarladığı güzel bir kadını doktora hasta olarak yollamış. Doktorla randevular ve uzayan muayeneler karısını endişelendirmiş.  Ve bir sabah erkeden  muayeneye gidince karısı doktorun kadına söylediği şu cümleyi duymuş; karımın  sevgisi beni bazen korkutuyor.  O günden sonra değişmiş karısı. Ayarladığı kadını çağırtıp her şeyi tüm detayı ile dinleyip ödemesini yapıp yollamış. Tuhaftır ki giden kadının ardından doktor günlerce kendisine gelememiş. Bu yaptığının hata mı yoksa gerçeğin farkına varmak mı olduğunu uzun süre anlayamamış doktorun karısı.

Ve bir akşam doktora ”Çek  kalbini üzerimden ağırlık yapıyor, canıma kastın var belli. Her geçen gün ağırlaşıyorsun’ demiş.  Bu cümle sonrası her şey müthiş hızla değişmeye başlamış. Doktor hiddete kadınsa deliliğe tutulmuş. Yıllar su misali geçerken, kadın aşkın ve sadakatin altında ezilmeye başlamış. Doktor ellerinden yitip giden karısını geçte olsa fark etmiş. Ama yıkılan şeyler için artık geç kalınmıştır. Sinir nöbetleri ve krizleri başlar karısının. Evdeki kesici tüm aletler kaldırılır. Tüm pencerelere demir parmaklıklar yapılır. Günlerce yatağından odasından çıkmadan tavanı seyreder kadın. Dayanılmaz krizler için en ağır antidepresan ilaçları içirir karısına. Danıştığı arkadaşları karısının acilen bir kliniğe yatmasını söyler.

                                                                    …

Ona dokunması halinde kendini öldüreceğini söyler kadın her gece aynı yatağa iki metre iple girerler. Bir sınırdır bu aralarında. Sınırların ihlal edilmesi halinde o ip ince bir bıçak gibi kesecek uçuracaktır ruhlarını. Artık kuşlar ötmez, dalgalar duyulmaz. Kapılar kilitli, perdeler örtülü. İçerde iki kalp hayatta kalmaya çalışır.

Ve bir sabah uyanamaz doktor ölüm sebebi de asla bilinmez. Son cümlesi hep aklındadır karısının. En sevdiğin menekşeler karıcığım. Benim de menekşem sensin. Düşün ki; ağlasam menekşe döker gözlerim.

Yıllar sonra evine  gelen genç kadına hikâyesini anlatırken doktorun karısı şu cümleyi ısrarla vurgular. Bazen gözlerini kapatmalısın. Hazmı zor ama unutmalısın. ‘Sadakat yitirilince, elinde hiçbir şeyin kalmadığını öğrenecek gücün varsa, sadakati ölçmelisin…’DSC_4813

Ay Şahane, Biz Muamma.

Ay bulutların arasında oynaşıyor, nasıl kıskanıyorum nasıl. Bir görünüyor bir kayboluyor, yakaladığım an mutlu, kaçırdığım andaysa çıldırıyorum.  En çokta dolunayken seviyorum yalan yok. Bir kadın sureti gibi parlıyor gözümde.  Pusta yakışıyor, dalgalara şavkıyan yakamozda her yansıması ayrı davetkar. Acayip bir şey bu. Kurt adam olu-versem, kurt kadınımı aramak için çıksam yola sonra maceraların sonu gelmese…

Sahi aşk uğruna çıkılır mı yola…?

Neyse o mevzu derin girmeyelim, ha ne diyordum. Doğa muhteşem, doğa demek eksik kalır alem bin muhteşem, düşünebildiğimiz kadarıyla, gözün görüp kulağın işitti, hissettiğimiz. Bize aktarılan, kara delik, gezegenler, yer çekimi, kıtalar okyanuslar falan derinlere gidince dehşete kapılıyorum doğrusu.

NASA gezegenlerin, elektro manyetik dalgalardan topladığı seslerini paylaşmıştı bizlerle ben de meraklısı olarak dinledim. Aklımda kalanları aktarayım, en çok Satürünü sevdim. Dünya duymak istemeyeceğiniz kadar yorgun ve karmaşık inanın bana. Bir kara delik sesi vardı ki bunu da asla duymak istemezdiniz. Mars sonsuz ve şiddetli rüzgarlar gibiydi.  Uranüs uçağın hep kalkış anı gibi. Başka, ha bir de Güneşi hatırlıyorum, ama durun onu anlatmayayım bence bulup dinleyin hayatınızda ilk kez dinleyeceğiniz bir ses buna eminim. Gördüklerimiz ve duyduklarımız bir de bunların henüz keşfedilmeyen diğerleri; adları konulmamışlar, konumu belli olmayanlar, sesleri duyulmamış, tasviri hiç yapılmamışlar. Tam olarak ölçümü ve tanımı yapılamayan bir evren bu evrenin içinde ki küçük dünya ve bizler.

 ”Evreni avuçlayıp seyrediyor olsaydı bir güç beni tam olarak nerede görürdü acaba?”

Emin olun bu kez dolunay beni seyrediyor şüphem yok! Zaafımı sonunda anladı. Kur yapmaya devem ediyor tabi, çık artık o bulutların ardından Şahanem!!!

Ha ne diyordum, şimdi evren, alem  kainat artık ne derseniz. İşte orada işler muazzam işliyor, denge muhteşem, güneş ben batmam, ay ben çıkmam demiyor, yıldızların ışıkları hiç sönmüyor mesela, sıcak yakmaya, rüzgar serinletmeye geliyor yorulmuyorlar. İnsan mahluku dışında milyonlarca hayvana kucak açmışlar, bitkiye ağaca yuva olmuşlar. Tek uyumsuzluk  biz insan mahlukun da. Siz hiç, boy vermek için dağ yıkan ağaç gördünüz mü o tutunur dağın bir köşesinden ve yaşamaya bakar. Yahut yüzerken bir balina taşırdı mı denizi, ya o canım penguen, senin yaşam alanına girip, yapay denizler mi icat etti. Bakın burada canım sıkılmaya başladı. Zira çok severim penguenleri.

Düşünsenize bir penguenin yanına uzanmış, dolunayı seyrediyorum. İki Şahanem bir arada…

Toparlayayım, alem büyük, sistem rayında, sen de büyük patlama o desin tanrı o desin büyük kurtarıcı, aklımın sınırlarını zorlayan gerçekler var. Birincisi bu denge hiç şaşmıyor ve sistem muazzam izliyor. İnsan mahlukatı diyorum bakmayın bizlerde muhteşem eserleriz biz de işliyoruz, ama hep dengeler bozuk hep sistem çökük. Alemin yaratıcı insan mahlukatına cimrilik etmiş olamaz diye düşünüyorum. Alemde ki her şey kurucu ve kurtarıcıya teslim olmuşlar ne proglamdıysa o!

Biz insan mahlukatına gelince, onlarda olmayan; düşünce, nefis, arzu , korku, endişe, kaygı hayal… Bizi çökerten şey duygular.  Olmasaydı yine olur muyduk, onlarla da tam olarak olmuş muyuz? Ya da tam olarak ne olmalı, hepsi bir muamma.

O değilde, benim kurt adam olma meselem de,  duygulardaki  arzuhal  değil mi?

Bakın, gece, ay dolunay, ağustos sıcağına rağmen hafifte rüzgar. Denizin üstünden süzülüp çekiliyor dolunay. Yani alemde her şey yolunda. Ben bu yazıyı yazana kadar iyiyim ya sonra?

  Alın üstümden şu duyguları…

 

Disko

P. Daha kötüsü olamaz, böyle durumlarda  hemen geçmeli zaman, geçmiyorsa ölmeliyiz. Tahammül edemiyorum…

Mesaj her an intihara meyilli insan algısı yarattı zihninde yanılmıyor olabilirdi! Çaresiz kaldığımız anda yüksek sesle dile gelemeyen arzuydu intihar. Şimdi durup dururken nereden çıktı bu. Sorun bende diye düşündü sonra. Kız sadece içinden geçenleri yazmış ne öyle intihar falan sorsam nereden çıkardın der belki de dur ya iyisi mi sorayım.

F. Ya kuzen, sen ölmeliyiz falan intiharı düşünmüyorsun değil mi?

P. Yok daha neler, ben öyle bir şey yapsam, o mezarda rahat yatırırlar mı bin laf ederler arkamdan Allah bilir ne halt yedi de gebertti kendi diye tövbe de!

Sessizlik…

F. Ben fazla bireyselim o çok fazla toplumcu hangimizin ki yanlış olan?

Ve bir gözlem…

F.Bak ben her şeyi ayarladım annenle konuşacağım mutlaka bize geleceksin hafta sonu.

P. Off çok isterim ne iyi olur!

Kuzenler buluşur konuşmalar soluksuz devam eder ve konuya gelinir. F. planladığı gibi, kuzenin ilk kez karşılaşacağı şeylerde tepkisini ölçmek ister.

Geceyi başka bir arkadaşın evinde geçirmek için yola çıkarlar. Yolda araba bozulur, otostop çekerler, gittikleri hatta gece orada yatacakları arkadaşları erkektir. P. Güven sorunu yaşamaya başlar yalnız kaldığı an kuzenine ya sen neler yapıyorsun, ya otostopçu bizi götürüp bir şeyler yapsaydı of sonrasını düşünemiyorum, hem niye erkek arkadaşın olduğunu söylemedin ki?  F.  Tüm sakinliğini koruyarak, hepsi aniden gelişti hayatta böyle şeyler olabilir deyip geçiştirir.Plan beklenenin ötesinde işlemeye başlar.

Akşam yemeğinde, masaya getirilen alkol ve gruba dahil olan artı iki oğlan P. İçin iyice çekilmez olur. Çaktırmaz ama lokmaları dahi yutarken zorlanır. Neyse bir şekilde yemek yenir. Biraz dolaşalım mı diye dışarı çıkılır. Uzun yürüyüş sonunda, sohbetle birlikte P. Birazda olsa açılmaya başlar.

Diskoya gidelim der oğlanlardan biri, F. Bilerek susarken, P. Geç oldu değil mi biz eve geçeriz der. İkinci oğlan ya kızım bu saatte tavuk gibi eve gidip uyuyacak mısın?

İçinden titreşimler yayımlaya başlar en fazla ne olabilir ki der ve kabul eder P.

Güle oynaya diskoya giderler. Yol boyunca en kötü senaryoları kurar kafasında, tecavüz, bedenin on parçaya bölünmesi, kavga çıkması karakol, birilerinin başlarına bela olması ve dahası. Oradan eğlenip çıkacağız kısmı hiç kodlanmamıştır çünkü!

dskoo

Unut bunları der zihnine unut ve anın tadını çıkar.

Sokağın başından müzik kulağı tırmalamaya başlar, kapı önüne yayılmış gençler, kapıdan içeri girer girmez etkisi altına alan, ışık cümbüşü. Afallar P. Masaya geçerler etrafı seyretmeye başlar. Ama asla durup etrafı seyredecek ortam değildir. Masadan yavaşça uzaklaşır sahnenin tam ortasına, dünyanın merkezine. Geldiği yeri, yaşadığı toplumu, tüm öğretilmiş değerleri, inandığı ama yaşayamadıkları olabilecekleri ya da olmayacakları saçma sapan bir sürü şey düşünürken dönmeye sonra kıvrıla kıvrıla dans etmeye başlar. Altı üstü dans ne var bunda sahne tam bana göre müzik şahane, kim var yanımda kolum sana mı deydi yabancı pardon! Dakikalar boyunca döner döner döner, F. Büyük bir zafer kazanmamın sevinciyle asla sahneye geçmez P.Gözlem altındadır.

Sabahın ilk ışıkları, müzik susar, kapı aralanır. P. Çılgın kahkahalarını dindirip konuşmaya başlar. ” Hayatımın en şahane günüydü be, gördün mü F. Başımıza bir iş gelmedi, ölmedikte. Yahu biz kendimizi durdurarak ölüyormuşuz ya!!! ”

F. elini P. nin omzuna atar bireysel savaşın başladı bugün. Bu daha başlangıç.

Gülüşmeler…

disko.jpg

Tebessüm

Askerdeki ağabeyine, isteği üzerine mektup yollamaya gitmişti…

Mektubu yazan sevdalısı idi, el alem ne der, aman yakalanmayayım diye  bir gün önceden getirip vermişti kızcağız mektubu. Eli yüreğinde kaçıp gitmişti. 

Gece yastığının altına koyup, düşünmeye koyuldu. Benimde sevdiğim olsa askere gitse benden mektup istese yazar mıydım?  Az daha açıp okuyacaktı mektubu, neymiş bu sevdalık okusa da öğrense!

Kederle bir iç çekip uykuya daldı. Gün ağarmaya yakın kapı vuruldu, mektubu yastığın altından alıp koydu göğsüne, emanetti, beklerdi ağabeyi,yazık kızda cevabını. Sabah ayazında kimdi bu gelen, kapı açılıp gelene buyur edilmişti bile.  Sesler işitti. Çay koy hele dediler, çayı bile elinden alıp götürdüler. Şaştı kimdi bu gelen? 

Güneş tepelere süzülüp yayıldı köyün üstüne, kasabaya gideceğim dedi. Ayda bir kasabaya gitmeye izni vardı. Kendine çeyiz, dikişlik olmadı entari bir şeyler alır gelirdi. Bunlar bahanesiydi tam sekiz aydır hiç sekmez ağabeyinin talimatı üzere kasabaya gider, gelen mektup varsa alır, gideceği yollardı. 

Bugünde o günlerden biriydi sadece. Memura gidip halini arz etti, önce gelen mektubu aldı, ardından yeni yazılan mektubu verdi. Hafif bir tebessümleştiler.  Memur sevdiğine yolladığını düşündü belli ki, yoksa ne diye tebessüm etsindi. Tebessümü omuzlarına oradan yüreğine yayılmaya başladı. Al al yanıyordu yanakları. Çarşı pazar uçup gitti aklından. Gelecek mektubu iple çekecek, o tebessüme yine talip olacaktı. 

Minibüse bindiği vakit arkadan bir el indi omzuna, ağırlığı altında eziliyordu o elin. Tanıyordu bu eli, niye dönüp de hayırdır  diyemiyordu, sen misin ağabeyim diyemiyordu? Yol bitti, omzunun ağırlığı geçmedi. 

Eve koşar adım girdiler, kapıdan başladı ilk darbesi ne oluyor diyebildi ancak canının acısıyla, sonra bir babası bir ağabeyi okudu canına, durmadı gelip gelip sitemini etti anası, sütü de haramdı üstelik. 

Geceye doğru hadise anlaşıldı. Mektup.

Askerde ki ağabeyin ayıp olur diye herkesten gizlediği sevdalığı kız kardeşin başına iş açmıştı. Bir gün önce bırakılan mektubu kızın kardeşi görüp babasına yetiştirir, olay evvela o evde patlak verir, kız önce dövülür sonra dinlenir, can korkusu benim değil onun mektuplarıydı bana yazmam için yalvardı, yazıp yazıp ona veriyordum.

İnanırlar ve sabahı zor bekleyip kapıya dayanırlar kızınıza sahip çıkın bizim kızında peşini bıraksın derler. 

Ayıp iştir bu olanlar, namus işidir, bir kız gönlüne ne diye oynaş bulmuştur? Belini kırar oturturlar onu yerinde.  Acısına, utancına rağmen ses etmez kız kardeş. Arayın da anlatsın ağabeyim demez, yalan söylüyor o kız besbelli onun mektubu bu demez, nasıl korkmuştur kim bilir? 

Gece yastığa göz yaşlarıyla koyar başını, artık mektup elçiliği yoktur, kasabaya gidilmez, postaneye varılmaz, ona artık tebessüm edecek kimse yoktur…

Sokak lambasının ışığı vuruyordu yüzüne, başı hafif öne eğilmiş. Yalnızdık.

Kaldırıp gözlerini bakmıyordu, bakamıyordu.

Ne olurdu baksaydı, bakmadı, bakamadı!!! 

Kaldırım taşlarını sayıp durdu. Trenin sesi duyulunca uzaktan hızla yürümeye başladı, tabi bende peşi sıra…

Trenin  merdiveni ve altı üstü iki basamağı.Aşk üstüne öncem ve sonramdı.

İlk basamağa apar topar bıraktı kendini.  İkinci de durdu  trabzanı sıkıca kavradı. İşte tam o an tuttu bırakmayacak dedim.  Bir adım öne çıktım, yürümeyecek koşacaktım… Başını arkaya doğru çevirir gibi oldu, dönse son kez görecektim yüzünü. 

Yapmadı. tuttuğu trabzanı bıraktı, trenin sönük ışığında kayboldu. 

Efkar dumanını salıp akıp gitti gözümden tren. 

Yanıyordum, haberi yoktu. Binip gittiği o trenin dumanı gibiydim.

Gittiğin yere taşır mı ”beni” yüreğin bilmem?  Ama, ben ”bizi”  peşinden getireceğim.

Beyle Amele

-Yav, Hamza olmuyor sabahtır gözüm üstünde, iş yapmıyorsun!

– Nasıl iş yapayım Rasim Usta, benim canımdan can gider burada!!

-Hadi hadi uzatma vakit olmuş öğle akşama ne kaldı!!!

-Etme be Usta insan canı bu öğleni, akşamı mı var?

“ Küreği, moloza değil kör talihinin üstüne indiriyordu Hazma.  Fidan gibi uzun boylu, kalın kaşlı, yanık tenli, yarık elli, sakalı saçına karışmış, kah teri, kahsa ağzı kokan, üç evladın babası nasıl oldu diye diye yakındığı dördüncü evladını karısı da ölmeden kucağına almak için can atan garip, garip ki ne garip Amele.

Sabaha karşı sancısı tutmuş, kanaması gelmişti Zehra’nın, hemen yan evdeki yoldaşına haber ulaştırdı Hamza. Apar topar ambulans geldi Zehra’yı alıp hastaneye götürdü. Sabah oldu, çocukları yoldaşın karısına bırakıp işe koyuldu iki Amele. İki gözünün ikisi de arkada işe gitti, Hamza. Biliyordu da diyemiyordu yoldaşı, dese alacaktı ağzının payını, karısının peşi sıra giden adam ertesi gün işinden olurdu. Ölen karın, çocuğun değilse iş bırakılıp gidilmezdi. Daha iki ay önce şeker komasından gitmişti Recebin babası, mesai bitimini beklemişti gitmek için.

“Baba canım bu vardır bir giden” cevabını almıştı Ustasından. Hal böyleyken, şükür Zehra ölmemişken şimdi nasıl Ustaya gidip izin istenirdi.

Gel gör ki Hamza’nın hali hal değildi. Tez geleydi şu akşam varaydı Zehrasının yanına kimseciklerde yoktu başında ne haldeydi kim bilir? Ya çocuklar üçü de emaneten komşuda. Yoktu gurbette kimseleri.

Saat geçmiyor akşam gelmiyordu. Daha fazla tutamadı küreği elinde, sırtlanıp taşıyamadı çimento torbalarını.  Ben kimin için çalışıyorum ki dedi kendi kendine, ya bir şey olursa karıma, doğmamış bebeme?   ”Allah mısınız lan siz başıma” dedi, ağzından nasıl çıktıysa bu cümle herkes işitti. Kendiyle konuştuğunu sanıyordu ama yanılmıştı. Etrafı bir fısıltı aldı. Usta gelip dikildi karşısına Izbandut gibi.

-Kime dedin Aslanım?

Geri adım atmadı Hamza, ezdi geçti Ustasını.

-Ben beyi göreceğim beyi de hele buralarda mı?

-Beye lüzum yok ben buradayım.

-İyi ya izin istiyorum karım hastanede başında kimse yok gitmem lazım.

– Lan oğlum devletin hastanesi bu, karını sahipsiz mi bırakırlar?

-Bizim bizden başka kimsemiz yok, gitmem lazım.

Kısa tuttu sözünü Hamza. Usta sinirlendi.

-Bak hele bak deyyusun dediğine Ulan aciz o devlet olmasa sen hastaneye gidemezsin ya!

-Doğru dersinde, benim de doğrum var o devlet çok iyi olsa beni şimdi sana karşı konuşturmaz…

Çok geçmedi ki sesler yükseldi biri tekme tokat girişti Hamza’ya. Karda yürüyüp izini belli etmeyen bey o vakit çıkıp geldi. Burnundan akan kanları kirli gömleğinin koluyla siliyor durdurmaya çalışıyordu Hamza. Kalabalık açılıp beye buyur etti. Gözleri ateş saçıyordu Hamza’nın. Bey gelip dikildi karşısına Devlet gibi…

Elleri cebinde, kısa boyuyla tepeden bakıyordu Hamza’ya.  Sessizlik hakimdi.

-Hayırdır,  diye sordu Bey.

-Ne hayrı beyim, karım hastanede yalnız başına af buyur, kanaması geldi gebe, aklım onda izin istedim Ustamdan olmaz dedi.

-E olmaz tabi, sistem böyle şeylere izin vermiyor ki!!!

-Af buyur beyim ne sistemi, neyin sistemi?

-İşte siz çalışıyorsunuz biz takip ediyoruz falan dengeyi sağlamak için sistemleşiyoruz.

-Beyim biz makine miyiz? Bugün izin verirsin yarına yüz kürek fazla atarım, olmadı yevmiyemden kesersin.

-Sistem buna da izin vermez!

-Beyim yokluktu, çokluktu okuyamadık ama cahilde değiliz. Sistem diye elimizi kolumuzu bağlayıp bizi muhtaç edersiniz hangi kitap da yazar bu?

-Okusaydın bunlar olmazdı…

-Okuyan Bey, okumayan Amele, yok, parası olan Bey olmayan Amele!  Sen de ki her ikisini toplasak İnsan etmiyor ya. Şimdi bırakıp gidiyorum Beyim, rızkım senin sisteminden midir benim gücümden mi?

Erken doğum yapan karısının yanına suçlu suçlu yaklaşıp, yarına iş bakacağım dedi Hamza ama seni de boşlamam öyle konuşacağım, ha bak kızımıza da isim buldum.

Sisteme karşı ‘’Sitem’’ olsun ismi…

 

Not: Aşık Mahzuninin kalp diliyle yazdığı, Selda Bağcanın yana yakıla söylediği Yuh Yuh  Türküsünü okurken dinleyin derim.

Bağrımızdan kopup gelen Sistemlere Sitemle…