Konuşalım istiyorum…

Konuşalım istiyorum seninle, hakikatli bir konuşma olsun.

Masada oturanlar yüreklerimiz, sözcükler gözlerimiz…

Konuşalım mı sevgili, öz benligimizle, o bu şu kalıplaşmış her şey bizden uzak, arınalım korku ve beklentilerden.

Salt aşkı konuşalım, sarılıp kaynaşan harmanlanan, sonra harmanı ateşleyen, yanan yanan ve bir daha yanan.

Sonra külleriyle demlenen. İşte o aşkı konuşalım. Konuşmaya başladığımız vakit, konuşabilmeye başladığımız vakit, aşka ömür biçeceğiz sevgili…

” Ayna “

Ayna’nın karşısına geçip konuşmaya başladı son günlerde.

Öyle ulu orta üstelik!!!

Gözlerimizi kocaman açmış onu seyrediyoruz. Umurunda değiliz. Öyle cümleler kuruyor ki kulak tıkıyoruz artık. Çok değil on dakika sürüyor bu seansı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi, ”yemekte ne var” diyor.

Hayır dayanamayıp sorduk;

-neden odan da yapmıyorsun bu işi?

-hangi işi?

– canım şu aynayla konuşma işini,

-haa şu mesele (sırıtarak) salonun ortasında bu canım ayna dururken ayıp olmaz mı odama geçmem. Üstelik tüm örtülü gerçekleri o görüyor, hem belki sizde feyiz alırsınız sıraya koyarız bu işi.

Gülüyor densiz herif.

Ne olduysa yurt dışı gezisinden sonra oldu. Bilmem ne çalışması için, Paraguay’a gitti yahu memleketin ismi yeter sonra geldi bir alem bizim oğlan. Otuz iki yılın gülüşünü toplamış yüzüne ne desek gülüyor, o gömleği ütülemedim gülüyor, yok bu kez içine tereyağı koyamadım gülüyor, o taksiti bu ay sen ödeyiver gülüyor. Hayır ne olabilir ki hangi sihirli değnek dokundu bilmem. Ben yıllarca yontamadım bu sivrilikleri çocuk peyder pey yeniliyor kendini.

Şu ayna meselesinden önce bir pot kırdı ki sormayın, ben öyle diyorum tabi ama ona sorsanız çok başka başka cümlelerle açıklıyor. İki kat aşağımızda genç bir dul hanım oturuyor ne yalan söyleyeyim acayip güzel, kadınlığımla hayranım ona. Meğer bizim oğlan tam altı yıldır aşıkmış bu kadına, hayır adam görevde ölmese bizim oğlanın işi bu ölümde diyeceğim ama talihsiz adam öyle trajikomik gitmiş ki neyse konuyu dağıtmayayım.

İki yıldır dul hanımcağız, ”evlenmem ne lüzum var ki” demişti bir kere laf arasında. Bizimki yatmış kalkmış kadını dilemiş ama cesaret edememiş tabi. E, bir de oğlu var sekiz dokuz yaşlarında bir şey. Gelir gelmez çat kapı gitmiş kadına bu, demiş böyle böyle altı yıl iyi sabrettim, hazır engelimiz de yok ne dersin? Daha ne laf etti bilmem bize özet geçtiği bu. Kadıncağız usulünce olsun gönder annenleri demiş. Neyse, şimdi nişanlılar bizi de tesiri altına aldı ki takıverdik yüzükleri, gel gelim şu ayna meselesine. Karşısınına geçip bülbül gibi şakıyor mübarek. Bana dokundurdu geçenlerde.

”Öyle işte sevgili ayna, annem göğüsleri çok sarkacağından korkup beni daha 4 aylıkken sütten kesmiş ya sen bunu biliyor muydun? ” Kaçacak delik aradım. Yalan yok bu doğru gençlik belki de cahillik. Evin içinde, kimde ne var ne yok dökülüp saçılıyor her gün. Sır perdeleri kalkıyor bir bir. Meğer neler gizlermişiz birbirimizden. Rahatsız oluyoruz ama bir taraftan da rahatlıyoruz. Hepimiz aynı anda yahu sen ne eğitimi aldın orada diyoruz ”aydınlandım işte sizi de aydınlatıyorum ya” diyor. Ayna’ya kusmak mıymış ne ise bu iş vallahi hepimizi epey bi yüreklendirdi.

Geçenlerde karşısında buldum kendimi, sık sık huzur evine gitme yalanını artık itiraf edeyim de bir rahatlayayım. Hayır ikinci baharı yaşamak ne diye ayıp olsun canım. Cümlemi bitirmeye varmadı bitiverdi oğlan yanımda.

”Hayır zaten sizi çay bahçesinde görmüştüm anne ama olsun ayna seni de aydınlatıyor.”O değilde, aynanın bir gün çatlayacağından korkuyorum…

(:

Tatlı bir ” The Liebster Award” rüzgarı esiyor, hadi hayırlısı…

Sayfasında gezdim, gördüm ve yazdım diyen Sevgili alevin Alev Abla’nın yazılarını okurken denk geldim adımın geçtiğine meğer aday gösterilmiş. İki güne ancak dindi heyecanım bu bir ilk çünkü ve yazmaya ancak koyuldum. Yazmama yardımcı olacak tüm bilgileri sağladığı için Alev Abla’ ya buradan tekrar teşekkür ediyorum.

Adaylık zincirleme bir ağ ve bağ ile yayılıyor, böylelikle herkes birbirini biraz daha fazla tanıma şansı yakalıyor. Sorular var ki heyecan verici. Şimdi Adaylık için duyurulması gereken o kurallara bir bakalım;

The Liebster Blogger Ödülü Adaylığı için Kurallar:

1-Sizi aday gösteren kişiye teşekkür edin ve başkalarının bulabilmesi için bloglarına bir bağlantı sağlayın.

2-Sizi aday gösteren blog yazarı tarafından sorulan soruları yanıtlayın.

3-Diğer blog yazarlarını aday gösterin ve onlara 11 yeni soru sorun.

4-Blog gönderilerinden birine yorum yaparak adayları bu konuda bilgilendirin.

5-Kuralları listeleyin ve yayınınızda ve / veya blog sitenizde bir Liebster Blogger Ödülü logosu gösterin.

Adaylığı ve ödülü kavramları sinema, bilim, kitap dünyasından sıkça hatırlarız. Blogun adayı ödülü mü olur demeyelim artık zira ilk başta ben demiştim. (: Motive edici bir tanıtım bu aynı zamanda yazana müthiş değer ve farkındalık ne müthiş!!

Gelelim aday olarak bana yöneltilen sorulara…

  1. Blog yazarlığına nasıl başladınız? Yaşadığım şehirden ayrılma kararı verince, elimdeki 1000 küsur dvd filmi satışa çıkarmak istedim, o dönemde kullandığım sosyal platformlar bu kadar filmi listeleme şansı vermiyordu bana. Daha önce eğitimine katıldığım Sosyal Medya kursunda öğrendiklerimden yola çıkarak blog sayfamı oluşturdum. Filmler inanılmaz güzel satıldı. ‘’ Kazandığım tüm para henüz adını bilmediğim bir köy okulun çimento kum olarak gitmiştir’’ Bu bir bağış çalışmasıydı (: Sonrası geldi..
  2. -Bir bloğu yazmanız ne kadar zaman alıyor? Konusuna bağlı olmakla birlikte ortalam  2-3 saat.

3-Blog yazarken nasıl motive olursunuz?

Genellikle gece, karanlıktan müthiş ilham alıyorum. Ve tabi müzikle.

    4.Herkes; bir kitap okudum hayatım değişti der. Sizin böyle bir kitabınız oldu              

    mu? ( benim olmadı da)

   Hayatım değişti diyemesemde değişimine çok katkıları oldu. Debbie Ford’dan   21    Günde Bilinç Formatlama.

5. Dünyada en çok görmek istediğiniz-ya da gördüyseniz sevdiğiniz ülke-şehir neresidir?

Muson Ormanlarını ve İtalya’yı görmeyi arzuluyorum.

6-Blog yazmanın en güzel yanı sizce nedir?

Paylaşmak, duygularını başkalarına açabilmek. Düşünceni savunbilmek….

7-Yazarken keyif aldığınız, sevdiğiniz gönderiniz hangisi?

Yazma yolculuğuna uzun yıllar önce çıktım karma bir dünyası var yazımın hayatımda. O ya da şu diyemeyecek kadar değerli hepsi benim için! Okudukça içimi burkanları daha çok seviyorum sanırım… Küçük kızım HATIRA , güzel gülen çocuk YUSUF ve bitmeyen PAYDOS…..

8-Bloğunuzu kitap olarak bastırmayı düşünür müsünüz?

Bloguma adını verdiğim tamamlanmış ama yayımlanmamış bir kitabım var. Buradakileri burada bırakmayı tercih ederim..

9-Blog takip ederken yorumsuz geçer misiniz?

Evet, yorumun her yazı için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Yazazn için müthiş motivasyondur ama gerekli görmedikçe yazmıyorum.

10.Bu ödül adaylığı sizce takipçi farklılığı yaratacak mı?

Temennim yaratmasından yana (:

11-Sürekli takip ettiğiniz blog yazarı bir süre sonra size de yakın bir tanıdık gibi geliyor mu?

Fazlasıyla artık onun bir sonraki hamlelerinide merak etmeye başlıyorsunuz. Tuhaf bir bağ kuruluyor ve bu çok hoş.

Sorular biter, uzun zamandır yaşamadığım bir sorgulamaya sürükledi beni sorular iyide geldi!

Adaya gösterdiğim güzel insanlara soracaklarıma gelince ;

1- Ne oldu da bir blog açmalıyım dedin?

2- Yazmak ve yayınlamak senin için ne ifade ediyor?

3- Mutlaka okumalısın dediğin kitap(lar) hangisi olurdu?

4- Bu Blogger ödülü sana ne kazandırır ?

5- İzlemeden ölme dediğin film(ler)?

6- Hayal kırıklıklarında hayata nasıl tutundun?

7-Blog kişisel bir alan mı popüler kültürün bir yanılgısı mı?

8- Şu sebepten daha çok yazmalıyım dediğin oluyor mu?

9- İnsan şunı yapmadan ölmemeli dediğin oldu mu?

10- Başkalarını okumanın faydası nedir senin için?

11- Seni en iyi tanımlayan bir cümle?

Ve benim şahane adaylarım…

1- Alevin Vizöründen http://alevinvizorunden.com/

2- Nefes https://asli68.wordpress.com/

3- Hep 5 yaşında http://hep5yasinda.com/

4- Bendenbana https://bendenbanablog.com/

5-bypippo http://murat27kryln@gmail.com/

6-Diaspora https://kendindenkopuntu.wordpress.com/

Halkayı büyütmeye var mısın?

Sevgilerimle Yalnızlık Marmelatı.

Standart

Sıradan bir kelimenin hikâyesi.

Hiç şaşmıyordu, kurulu saat gibi her sabah; 6.45’de gün ağarsın yahut ağarmasın, mevsim kış ya da bahar aynı uyanışla sabahı karşılıyordu.

Ortası yere yakın yatağında, kocaman seslerle önce oturuyor sonrada ayaklarını sarkıtıyordu. Devasa göbeğinden gözükmüyordu ayakları, niyeti parmak uçlarını bakmaktı. Bir sonraki niyeti, parmak uçlarına basarak yürümekti ama bu tüm baskınlığına rağmen, hep beyninin küçük bir köşesinde duruyordu.

Ayaklarını öne arkaya salladıktan sonra, yatağı yerden yukarı fırlatır gibi boşluğa bırakıp kalkıyordu. Bedenini içlik gibi saran eşofmanını çıkarıp, alelacele giyiyor siyah pantolonunu, hiç şaşmıyor geçiriyor yine üstüne siyah tişörtünü. Hızlıca çıkıyordu odasından.

Emekli baba, ev hanımı anne, saat dokuz olmadan uyanmayan evde; mutfağa geçip, koyuyor tavayı ocağa. Bol yağlı üç yumurta kırıyor, yarım ekmekle bir dilim peynir, bir yumurta saniyeler içinde yiyip kalkıyordu. Yemekle oyalanıp, keyif yapmak hiç âdeti değildi.

Yemekten sonra, eliyle birlikte yüzünü de yıkıyordu, her sabah . Merdivenlerden inerken, yakıyor ilk purosunu, puroyu tattığı 22 yaşından beri bu hep böyleydi.

Sokak kapısını sertçe çekip çıkıyordu evden. Bu ben uyandım, evden çıkıyorum mesajıydı esasında bu.  Saat 7.30 olmadan motoruna binip, rüzgâra meydan okurcasına basıyordu gaza. Kâh unuttuğu, kâh ise bilerek giymediği cekete aldırış etmeden.

Heybetli cüssesi ve komik ince ayak bilekleri; üstüne oturtulmuş bir oyuncak havası verir motora binince. Bir eli motorun gazında, diğer eli purosunda. Günde  on posta  gelip geçeceği, ilk sokakları dolaşmaya başlardı.

Eli purodan ve direksiyondan yorulunca bira molası verirdi. Onu da hızla içerdi.  Sonraki mola, evde öğle yemeği için verilirdi. Annesi ne hazırlamışsa; sebze, etli, kuru sormaz sorgulamaz, bir oturuşta indirip midesine kalkardı. Çıkarken, vestiyerin üzerine bırakılan harçlığını almayı ihmal etmezdi.

Merdivenlerin başında, yemeğin üstüne yine tutuştururdu purosunu eline.  Bu kez ters yöne sürmeye başlardı, akşam karanlığına kadar.

Hiç korna çalmadan, hiç fren yapmadan, insanlarla selamlaşmadan; selamlarını almadan yolunda giderdi. Siyahlar içinde, gerçekle hayal arasında akıp giderdi sokaklardan. Saat 3 gibi, motorun koltuğunda bu kez kalçası ve bacakları ağrıdığı için inip yeni bir mola verirdi.

Akşam olup, güneş gizlenene kadar sürmeye devam ederdi. Akşam saat 7’ye doğru yemek için eve gelirdi. Annesi ve babası o masada yokmuş gibi, yemeğini yer ve usulca, odasına geçerdi. Pantolonunu çıkarıp, oda da deprem etkisi yaratan o atlayışı yapar yatağına, önce tavanı ardından odayı gezinirdi gözleri.

Temiz siyah pantolon ve siyah tişörtü sandalye de ütülü katlanmış görünce, yüzünde kimselerin görmediği o çocuksu gülümseme gelip yerleşirdi. Uyumak ve uyanmak arasında bir çabası yokken bugünün aynısı için erkeden kapar gözlerini, üzerinde incecik bir pike. Yanmakta olan yüreği, onu fazlasıyla ısıtırken yine derin ve buhranlı rüyalarına dalardı.

Hayatı en fazla, on maddeyle sıralayacak bu adam kendini sadece standart olarak açıklardı. Aslında ona bakmayı bilsek, standardın hikâyesini göreceğiz.

Henüz lisede 16 yaşlarındayken,  okul çıkışı yolu, tinerci üç genç tarafından kesilir. Balerin kız arkadaşı, taciz ve hırpalanmadan ancak kaçmayı başarır. Onun kaçışını seyrederken, belden aşağı oynanmış, dövülmüş, sövülmüş soyulmuş ve ailesi bulana kadar o kasım ayazını gece bilmediği o sokakta ciğerlerine çekmişti.

Gözünü açtığı sabahta; gururunu, hislerini, inancını, sağlığını, ruhunu, sevdiğini,  geleceğini, zekâsını, kalemlerin yazmadığı nice duygusunu kaybetmişti.

Anlam, anlamını yitirdiği o günden sonra, bir tek parmak uçlarına basabilme hayali kalmıştı aklında…

Geçmiş zaman hikayesi ki eminim hala yaşanmakta…

Olay Mahalli

Bir doğru var, hatayı yaratan, bir hata var doğruyu parçalayan.

Aynı sabah, aynı perşembe, geceden izlediğim dizi, omuzlarım düşük aynı yatağa girişim. Uykum, rüyalarım ve uyanışım her şeyiyle aynı. Çok alındığı için bozulmaya müsait canım beyaz peynirim. İki yudum çay, yüzüme baka baka her defasından, sofradan kalkan güzelim kara zeytin. Seni yersem midem yanacak, sen yüzüme bakmaya devam et.

Kornaya basıldığı için çarçabuk kalkıyorum sofradan iyi zaman. Arkamdan yetişiyor cümle; akşama haber vereceğim, kararını ver artık, bir sus baba ya… Cevap vermeye lüzum görmeden çıkıp gidiyorum evden.

İş yeri. Cennetim mi cehennemim mi bilmiyorum? Sırıtarak giriyor her defasında içeri, az kaldı kusacağım yüzüne,  ayakkabının topuğu ile koca burun deliklerini tıkayıp ezeceğim, nefesi kesildi mi ayaklarımı vura vura çıkacağım. Arkama bakmadan.

‘’ İşleri büyüttük, artık cumartesi yarım gün, akşamları da yediye kadar çalışacaksın“.

Niye masanın altında bacaklarımı bir birine sürtüp duruyorum, niye gözlerimi kapatıyorum, dişlerimi sıkıp, ellerimi birbirine kenetliyorum. Akabinde birkaç cümle daha sıralayıp çıkıp gidiyor. Telefon çalıyor, masadan uzaklaşıp sandalyede şöyle bir geriniyorum, az evvel kısmı felç geçirecektim sinirden.  Telefon çalmaya devam ediyor. Ayağa kalkıyorum, çantamı alıp iş yerinden çıkıyorum.

Aklımın değil, ayaklarımın götürdüğü yöne gideceğim.  Kırıl ayaklarım nasıl beni evin yoluna sokarsın, o halde aklım, sensin ayaklarımın kafasını karıştıran, her neyse bu yol değil.  Sağ yön ev, ama hayır ben sola doğru gideceğim.  Topuklularla güç yürümek ama o lanet ofiste oturmaktan iyidir.

Patika yollar, yeni yapılan evler, kediler, ağaçlar, köpekler uzaklardan gelen sesler ne çok şey var. Kafamı dağıtmak için yeterli misiniz? Akşama vereceğim bir cevap, çamura batmış bir iş buna da bir cevabım olmalı.

Ani frenle tozu dumana katarak durdu yanımda. Korktum, üstelik üstüm başım toz içinde. Eğilip açtı yan kapıyı, ”Bu yollardan çıkamazsın gel asfalta kadar götüreyim”. Cevap vermedim yüzümün ifadesi ne demek istediğimi anlatıyordu. ”Hep bunu yapıyorsun, konuşman gereken yerde susup, susman gereken yerde konuşuyorsun”. İç sesimdi sanki ağzından dökülen cümleler. Evet, sahiden öyleydim, bunu fark etmem güç oldu ya düzeltmem işte bu imkânsız gibi.

Arabası yüksekti, elimi uzattım tek hamleyle çekti beni koltuğa, yanına oturunca eteğimi çekiştirip dizlerimi kapadım.

Sabahın altısında evine gidip arabayı alıyorum, düşün birde yürüyorum arabayı bana bırakmıyor. Ondan önce gidip dükkânı açıyorum. Patron o, usta ben. Çayı koyup kahvaltıya oturuyorum pat üstüne geliyor. Ne o daha kahvaltıda mısın bakışı ara sıra laf ediyor. Ama bu sabah başka, az kaldı yapışacaktım gırtlağına, neymiş bekâr adammışız pazar günleri arada gelip işe baksak ne olurmuş.

Gaza basıyor, direksiyonu yumrukluyor, hiç susmadan içindekini döküyordu bana, iyide niye? Senin de canını sıktılar biliyorum ne yapsak az bunlara. Benim canımın sıkıldığını nerden biliyordu ki?

Nereye gidiyoruz? Sorma, nereye dersen valla kafam bi dünya. Sustuk.

Sadece simasını tanıdığım adını dahi bilmediğim bir adamlayım. Araba onun bile değil.  Usta sadece peki ne ustası?

Seni yaklaşık iki yıldır tanıyorum, böyle tanışalım istemezdim ama oldu. Sabah her zamanki gibi ofise girişini gördüm. Yan tarafta iş almıştık, peşinden geldim. Fırsatını bulup bir bahaneyle yanına gelecektim. Patronun geldi, kapı açıktı sizi dinledim ne konuştunuz duydum. Patron çıkarken yan tarafa geçtim. Telefon çalmaya başlayınca dedim tamam devam. Ama telefon susmadı, geldim baktım yoksun. Malzeme almak bahanesiyle aşağı indim. Bir baktım ki karşı kaldırımda yürüyorsun, öyle işte sebepsiz düştüm peşine.

Eee…

Yani…

Hadi çıkalım şu asfalt yola da bırak beni. Bırakamam, şu yoldan çıksak, arabadan insen, evine gitsen, işe hiç dönmesen, seni hiç görmesem yine de bırakamam.  Ben sadece kafamı biraz dağıtmak için bu yola saptım, peşimden ne diye geldin ki?

Sonra gözlerini fark ettim ilk kez. Orada bir şeyler vardı bana anlatmaya çalıştığı, tanıdığı iki yılın özeti.

Gözlerime baktığı için, yoldan gözünü çektiği için, durmadan gaza bastığı için, yumuşak bir şeyin ezikliği ile fren yapıp durdu araba, bir şeyi ezmiştik ama neyi?

Hızlıca indik arabadan, inerken atladım, taşa çarptım, sol topuğum kırıldı, canımda yandı. Eğilip baktım arabanın altına, bir kirpi, kirpi serttir oysa çarpmayla kayboldu tüm sertliği, sonra yağ gibi yayıldı yere, zavallı hayvan.

Hiç konuşmadan bindik arabaya, binince kaldırıp attım sol ayakkabıyı, akabin de o çekti kapıyı, kapının kolunda bölmede boş bira şişesi, uzattı bana, al fırlat. Şerefsiz patronun işleri bunlar.

İki suç ortağıydık şimdi. Yeniden bastı gaza. Ölen kirpinin hüznü, kırılan topuğun rahatlatması arasında tuhaf bir his kapladı içimi. O hep konuştu ben dinledim. Anlatacağı çok şey varmış. Altımızda başkasına ait bir araba, geride yarım kalan hikâyeler. Yeni hikâyemizin başladığı yerde, ölü bir kirpi, boş bira şişesi ve topuğu kırık bir ayakkabı.

Nereye çeksen oraya gidecekti hikaye ama öyle değildi.

Olay mahalli temiz aslında, kirli olan ön yargılarınız. O kirpi belki de ölmek için çıkmıştı yola, bu bir ihtimal. Boş bira şişesi oracıkta içilip de atılmamıştı başkasına aitti aslında. Kadına taciz ya da tecavüz edildiği için kırılmamıştı o topuk. Yola sürülen araba, çalıntı değil, çalınan hakların birikimiydi. Bu adam sadece tutkundu… Bensen tutulmalara meyilli…

İz Bırakanlar

Bozkır, bir kaza ve tek el silah sesi…

”Dünya’nın ortasındayız mübarek” diyordu. Diyordu da kimse buna inanmıyordu, yalnızlıklarını örtbas etmek üzere her gün tekrarlıyordu bu cümlesini.

Uzun kavak ağaçları sıralanıyordu yol boyunca , konağın ihtişamı bu ağaçlardandı. Onca adam çalışmış, tonlarca kayısı toplanmış gelen yemiş giden yemiş hepsi boşunaydı.Hep bir şeyler eksik hep bir yanları çaresizdi. Dört evladını gözünden sakınıyordu Faik Efendi. Sakındı, sakındı da ne oldu. Sakınan göze çöp batar derler ya. Çöp gelip de batıverdi göz bebeğine.

Akşam yemeği için, ortanca gelini ile torunu mutfağa girmiş, hasta olan nineleri için yemek tepsisi hazırlıyorlardı. Konakta hummalı akşam telaşı, herkes işinden gücünden gelecek yemekler yenecek, Faik Efendinin fasıllarına geçilecekti.

Bir şey oldu, olması ihtimalde dahi olmayan bir şey durup dururken. Kaza mıdır? Bela mıdır? Yoksa Nazar mı? Oluverdi işte. Mutfaktaki tüp patladı, konağın iki genç körpecik çalışanı, ortanca gelin ve kızı tutuşup kalmışlar oracıkta.

Sözüm buradan ötesine varmıyor ama olanlar olmuştu, peşi sıra gelecekleri saymıyorum daha. Gelin sözde tam kapının eşiğindeymiş o sebepten , ağır yanarak ölmekten kurtulmuş. Geceye üç genç beden bahşetmiş konak. Yananlarla birlikte kor düşmüş yüreklere. Gelin uzun zaman kalmış hastanede o hekim bu hekim dememiş getirtmişler. Elden geldiği kadar. Bütün bu olanlar ve olacaklar acının bir tutamıydı.

Konak o gündür bugündür afet yeri, sus pus, yaralı…Gelinin eşi üçüncü Oğul Refik, iki büklüm, evladına yanarken gözü yollarda beklemiş eşini. Hastaneden karşılamaya gitmişler taburcu olana kadar, gelin eşinin onu görmesini reddetmiş.

”Refik konaktan çıkarken hiç yapmadığı bir şeyi yapmış. ”

Hastaneden çarşafa sarılı çıkmış gelin. Refik gözlerini yerden kaldıramıyormuş. Arabaya binmişler yardımcılardan biri eczaneye uğramalıyız demiş. Araba durmuş Refik önde, yardımcısı arkada ilaçlar için eczaneye girmişler. Bir vakit sonra hasta eczaneye çağrılmış. Eczacı ilacı kullanımını bizzat hastaya anlatmak hastayı da görmek istemiş.

Refik koşar adım çıkmış eczaneden . Yardımcı koluna girip getirmiş gelini ,eczacı ” yakını gelsin” demiş. Gelinden kaçıyormuş besbelli Refik. Sonra eşine haksızlık ettiğini düşünüp girmiş yeniden eczaneye.

Gelin peçesini açıp, başını kaldırmış. Refik eşinin yüzüne bakıp, gözlerini kaydırmış. Gelin peçesini kapatırken Refik hiç yapmadığı şeyi yapmış.” Tek el, çok değil suratının orta yerine çekmiş tetiği’‘…

                                   …

Kuvvet ve Dayanıklılık

Söğüt ağacının altında sen ve ben. Uçuşuyorken dallarında kuşlar, hızlıca inmiyor mu tırtıl ağacın gövdesinden. Kurumuş yapraklar hışırtıya meyilli…

Yok bu kez gönlümün gel-giti. Vallahi uslandım, sen de uslandım… Esas olan kuvvet ve dayanıklılıkmış öğrendim, öğrendik, zaman öğretti. Yaşadıkça öğrendik…

Tırtıl söğütün gövdesinde yol alıyor mu dersin? Dalındaki kuşlar hangi kuşlardı onlar sevgilim. Ben hala dayanabilirim… Yok mu kuvvetin… Söğüt ağacının altında, bekliyorken yapraklar…

MIKRIS

Uzak köylerin birinde,  bir ana oğul yaşarmış.

Hep ”Yedi ceddim” diyerek sözlerine başlarmış ana. Geçmişiyle övünmeyi, marifet sayarmış. Aynı köyde doğmak, aynı köyde evlenmek, hatta aynı köylüyle evlenip orada evladını yetiştirmek, herkesin başaracağı şey değilmiş. Geçmişi gibi bu durumu ile de övünüp dururmuş. 

Yalnız ölmeyi hiç işin içine katmazmış. Aynı köyde de öleyim sözü hiç duyulmamış ağzından. Bir taziyeye denk geldiğinde, ölüm üzerine tüm sohbetlerden kaçarmış. Az buçuk densizlik edip ”sen ne dersin Mıkrıs” diyenlere de; ”meraklısı ölsün” der, sorana sorduğuna pişman edermiş.

Anasının izinden gidemeyen bir oğul varmış ortada. O ne yapsa anası tam tersi… Yıllar böylece geçip gitmiş. Görüp de öğreneceği, başka bir yakını yokmuş ortada. Bir sabah uyanamamış baba, sebebi bilinmemiş ölümünün. Bu adam da neden öldü diye soran olmamış. Kendini tanıdığı günden beri babasız büyümüş oğul.

Görüp, kabul edip, sormadan, öğrenmeden, başına buyruk yaşamayı seçmiş. Anasına ”Mıkrıs ” denmesini olduğu gibi kabul etmiş, sormamış sana neden böyle diyorlar diye. Sonra, sonra anlamış ne kadar yerinde bir hitap olduğunu. Varyemez bir ana ile yaşamaya çalışmış hep, nereden yolunu bulup söylense hep kazanç, hep tutumdan bahsedermiş anası.

Hikâye budur ya anlat anlat bitmez. Ben size en vurucu yeri anlatayım kâfi…

Mevsim sonbahara dönmüş, köylüler yavaş yavaş evlere doğru çekilmeye başlamış. Herkesi tatlı bir telaş almış. Bir tek bu anne oğlun evi sessiz sedasız kışa hazırlanıyormuş.

Yağmurun habercisi bulutların, gökyüzünde dolaştığı bir öğleden sonra kapıları vurulmuş. Komşuda aşure yapılmış, elinde iki tabakla komşunun oğlu gelip  dikilivermiş karşılarına. Olacak iş değil. Oğul kendini bildi bileli, ne bu evden bir tabak komşuya gitmiş, ne de komşudan gelmiş. Öylece bakıp kalmış komşu oğlunun yüzüne. Sessizliğe anası çıkıp gelmiş. Olanları görünce ”nereden icap etti bu şimdi” deyip eliyle yollamış komşu oğlunu. 

Komşu oğlu direnmiş, ” Biz konuştuk, Hasan çok severmiş aşureyi onun için getirdiydim ben” ana oğluna tehditkâr bir bakış atıvermiş. Kaptığı gibi tabakları fırlamış Hasan. Komşu oğlu elinde boş tepsi  alaycı gülüşle  dönüp gitmiş. Olanca hışımla, kapıyı kapayıp içeri gelen ana başlamış oğluna veryansına. Kim duyar nefessiz kaşıklıyormuş oğlu güzelim aşureleri. 

Ertesi sabah, boşalan tabaklar için Hasan kümese yumurta almaya gitmiş. Hasan’ın evden çıktığını düşünen ana, komşunun oğluna el edip  tutuşturmuş boş tabakları. Hasan bu ya elinde yumurtalar, ne oluyor der gibi dikilmiş anasının  karşısına. Komşunun oğlu bir hadise çıkmasından korkup, tabakları aldığı gibi yürümeye başlamış…

Hasan peşi sıra gidip boş tabaklara bırakmış yumurtayı. Onun peşine  ”Mıkrıs” yapıştığı gibi komşu oğlunun yakasına durdurmuş. Kaptığı gibi yumurtaları da tabağı da alaşağı etmiş. Sokağın ortasında insanlar toplaşmaya, ana oğul birbirine girmeye başlamış. 

… Mıkrıs ana yere yığılıp ”heba oldu yumurtlarım diye dövünmeye başlamış”. Dövünse ne yazar, o giden yumurtaya yansın, Hasan yerle bir olan itibarına üzülüyormuş.

Sessizce eve girip, ceketini ve su testisini alıp çıkmış oğul. Ardı sıra bakanlar üzülüyor biraz da kızıyormuş Hasana, bu Mıkrısı durdurmak için çok geç kaldığına…

Yürürken düşünüyor, düşündükçe kızıyor, kızdıkça aklına türlü şeyler geliyormuş Hasanın. El âleme rezil olmak şöyle dursun, niye böyleydi bu anası en çokta karşısına geçip bunu ona soramadığına kızıyormuş.

Hadisenin üzerinden günler geçiyor eve dönemiyormuş Hasan. Tarlaya gelen komşu oğlu uzun laf etmeden ‘’Anan yakıp yıkıyor ortalığı, o değil bizi suçluyor, gel de çıkalım bu işin içinden’’ deyiverince evin yolunu tutmuş mecbur…

Ortalık yatışınca, derdin ortadan kaybolan oğlan olmadığı anlaşılmış İlk gelen yağmurlar çatıdan eve su sızdırmış, birçok şey bu sızıntı fark edilene kadar ziyan olmuş. İş bu ya su da yolunu bulup kilere inmiş. Ustaya para verip de yaptırmaya ne hacet, Hasan eve dönse bu iş elinden gelirmiş. Hasan dönmüş, anasının niyeti açığa çıkmış.

Hasan yol buyunca peşini sürdüğü duygularını harekete geçireceğine ant etmiş. Çatıya çıkıp saatler geçirmiş sonra inip geçmiş odasına.

O gece olanlar olmuş, gök yarılmış sanki köy yıllardır görmediği yağmuru görmüş. Anası derin uykuda, Hasan gözünü kırpmadan sabahı beklemiş. İçi geçip uykuya dalmış, kapısının yumruklanmasıyla uyanmış.  Kileri de yan odasını da su basmış, fırtına şimşek derken bir tarafı çöküvermiş çatının.

Ahaliyi ayağa kaldırmış Mıkrıs, ‘’bakın hele şu Gocamanın ettiğine’’. Gelen giden yapma etme ayıptır dese da fayda etmemiş. Yağmur durup evin akıbeti belli olunca, öfkeyle paltosunu alıp köyün hocasına gitmiş. Kapıyı vurduğu gibi gelip dikilmiş hoca karşısına bu kapıyı ilk vuruşu değilmiş. Komşunun tavuğu buğdayımı kekeledi, ağaçtan düşen incirimi toplamışlar, tarlayı sürdüler taşını benden yana attılar, daha bunun gibi olur olmaz şikâyetle hep vurulmuş hocanın kapısı. Herkes haksız bir Mıkrıs haklıymış tüm davalarında.

‘’Hayırdır’’ demiş hoca, ‘’hayrımı kaldı hoca ocağım başıma yıkıldı’’.  Hoca hadiseyi bilmiyor tabi. ‘’Gel hele soluklan da anlat’’ deyip incelik etmiş. Görenler şahit hop oturuyor hop kalkıyormuş Mıkrıs. Yağmurun çatısını deldiğini, yetmedi rüzgârın tuğlaları uçurduğunu, kilerde ne var ne yok su altında kaldığını öfkeyle anlatmış.

Hoca uzatmadan ‘’Kimi şikâyet ediyorsun söyle’’ , hoca sözünü tamamlayamadan başlamış Mıkrıs, ‘’ kimi olacak Gocamanı onca ev dururken olanca yağmuru çatıma indirdi ne istedi ben gibi garip duldan.’’ Hoca hiddetle ‘’Tövbe de bacım o nasıl laf olacak iş mi?’’

Gocaman dedikleri, Yüce Yaratıcıdan başkası değilmiş. Gelip de Allah’ı yağdırdığı yağmurdan dolayı Hoca’ya şikâyet ediyormuş Mıkrıs.

Söze yola gelmeyen bu kadına, akıllı ve sakin bir adam olan hoca, ‘’Sen tedbirini aldın mı yağmur öncesi, bu şikâyete hakkın olsun’’ diye soruvermiş. Öfkesinden kuduran Mıkrıs, ‘’Aldım ya almaz olur muyum koca gün çatıda uğraştı yavrucağım ‘’. Hoca uzatmamış ‘’Çağırın Hasanı gelsin, işi yapana soralım’’ ortalığı yeni bir telaş almış. Çok sürmemiş Hasan çıkıp gelmiş.

Hoca tam karşısına geçip gözlerini nişan alıp sormuş Hasana ‘’Yağmur için tedbirini iyi aldın mı evlat’’. Hocanın sözü bittiği vakit ortalığı bir sessizlik sarmış, Dünya malına tapan, yiyip de doymayan, hiç ölmeyeceğim sanan bu ananın garip oğlu ne cevap vermiş hocaya?

Hasan,  benzi atmış, soğukkanlı ve herkese mesafeli ‘’Benim çatıya gücüm yetmedi Hocam’’ deyip de susuvermiş…

Arzu Kaygısı

Olmuyor, Olmayacak, Olamayacak, Ol-du-ra-mı-yo-rum…

Üretiyorum lakin tüketiliyor mu?  Yazmak için yazmıyorum ki ben, yazmam gerekiyor, yazmazsam olmaz ki?  Boşuna on dört iş değiştirmedim kırk yedi yaşıma kadar. Yer yuva tutmadım tutamadım hep bu yazma sevdamdan. Deli oğlan, başına ne manasız işler açıyorsun dediler de duymazdan geldim.

Bir kordu düşünceler, kaleme vurup dökülmedikçe yakıyordu beni, yanmaya gönlüm razı gelmedi, yazamamak derdine tutulmayayım diye hep yazdım, hem gece hem gündüz, yürüdükçe, yürüyüp dinlendikçe, uyumaya yakın, uyku tutmadığında, düşüm de bazen, uyanır uyanmaz seherde, vakti yoktu yazmanın…

Evvele zihnime, yanında gönlüme en sonda kağıda, böyle bir işti benim tuttuğum.

Kaygılıydım ama;  okumanın yitip gittiği, kitapların basılmadığı; basılanların okunmadığı dönemlerde yazmaya tutunmak, yazdığını okutmak kaygısı nedir bilir misiniz?

Cismim’den büyüktü, çok büyük arzum. Anlaşılabilme arzusu. Bütün savaşlarda bu uğurda yaşanmıyor muydu zaten? Toprak arzusu, altın arzusu, kadın arzusu, oğul arzusu, evlenebilme arzusu, çok kazanıp çok yaşayabilme arzusu…

Hayat bir arzular savaşı değil mi zaten?

Aşk gibi, karşılıksız belki de, vazgeçemiyorsun,çok seviyor karşılık bulamıyorsun, sevdiğin sana gönül vermiyor ama sen o sevgiliden gönlünü geri çekemiyorsun. Ne elem bir hadise. Yok yok öldürmeliyim bu arzularımı… hem okunabilme, hem korkumu.

Kağıda döküldüğü vakit sınırlı kelimeler, görüntü bunu söyler. Ancak somuttur  sınırsızdır yazdıklarım.

Oku oku oku  değil mi ilk emir, ne  diye emri ihmal  ediyoruz? Bütün meselelerin başı buradan türüyor bence, okunmadığından… Oku buyruğuna itaat edilmeli, vakit hazinedir bugünden sonra. Herkes bir şeyleri mutlaka okumalı.  Bahanelere lüzum yok. Yazanlarda, bahane edip yazmasaydı  ne durumda olurduk kim bilir?

Nice yazarlar gelmiş geçmiş. İlim, bilim, tarih kitapları yolumuza ışık olmuş, hepsi benim kaygımla çırpınıp pes etseydi haraptı halimiz. Çoğunda o en iyiyi yazabilme arzusu olmuştur. Şimdi bu sözümü kime dinletirim, bu yazılanı kim okur deselerdi, biz ne bilir ne öğrenirdik? İyi ki tanıştık, kaynaştık, sonra hem okuduk hem de yazdık.

Kendime zaman tanıyorum, kırk yedi yaşım, kırk sekize varmadan terk edeceğim bu lüzumsuz düşünceleri, yaşayarak yazacağım, yazmak için yaşamayacağım… bu elzem bir sancıdır. Bu sancıdan kurtulacağım. Direndikçe, battığımı, yetmedi kendimi her gün öldürdüğümü fark ettim. Kendime zulmü sonlandırıyorum. Bu sözleri der arkama döner yine yazmaya koyulurum, işte bu yazmaya tutulmak derdi!

  Vakti gelir de okunursa bu satırlar, belki toprağa kavuşmamın kırkıncı yılıdır. Olsun varsın, geç olsun da umutsuz olmasın.

                                                                                …