Arzu Kaygısı

Olmuyor, Olmayacak, Olamayacak, Ol-du-ra-mı-yo-rum…

Üretiyorum lakin tüketiliyor mu?  Yazmak için yazmıyorum ki ben, yazmam gerekiyor, yazmazsam olmaz ki?  Boşuna on dört iş değiştirmedim kırk yedi yaşıma kadar. Yer yuva tutmadım tutamadım hep bu yazma sevdamdan. Deli oğlan, başına ne manasız işler açıyorsun dediler de duymazdan geldim.

Bir kordu düşünceler, kaleme vurup dökülmedikçe yakıyordu beni, yanmaya gönlüm razı gelmedi, yazamamak derdine tutulmayayım diye hep yazdım, hem gece hem gündüz, yürüdükçe, yürüyüp dinlendikçe, uyumaya yakın, uyku tutmadığında, düşüm de bazen, uyanır uyanmaz seherde, vakti yoktu yazmanın…

Evvele zihnime, yanında gönlüme en sonda kağıda, böyle bir işti benim tuttuğum.

Kaygılıydım ama;  okumanın yitip gittiği, kitapların basılmadığı; basılanların okunmadığı dönemlerde yazmaya tutunmak, yazdığını okutmak kaygısı nedir bilir misiniz?

Cismim’den büyüktü, çok büyük arzum. Anlaşılabilme arzusu. Bütün savaşlarda bu uğurda yaşanmıyor muydu zaten? Toprak arzusu, altın arzusu, kadın arzusu, oğul arzusu, evlenebilme arzusu, çok kazanıp çok yaşayabilme arzusu…

Hayat bir arzular savaşı değil mi zaten?

Aşk gibi, karşılıksız belki de, vazgeçemiyorsun,çok seviyor karşılık bulamıyorsun, sevdiğin sana gönül vermiyor ama sen o sevgiliden gönlünü geri çekemiyorsun. Ne elem bir hadise. Yok yok öldürmeliyim bu arzularımı… hem okunabilme, hem korkumu.

Kağıda döküldüğü vakit sınırlı kelimeler, görüntü bunu söyler. Ancak somuttur  sınırsızdır yazdıklarım.

Oku oku oku  değil mi ilk emir, ne  diye emri ihmal  ediyoruz? Bütün meselelerin başı buradan türüyor bence, okunmadığından… Oku buyruğuna itaat edilmeli, vakit hazinedir bugünden sonra. Herkes bir şeyleri mutlaka okumalı.  Bahanelere lüzum yok. Yazanlarda, bahane edip yazmasaydı  ne durumda olurduk kim bilir?

Nice yazarlar gelmiş geçmiş. İlim, bilim, tarih kitapları yolumuza ışık olmuş, hepsi benim kaygımla çırpınıp pes etseydi haraptı halimiz. Çoğunda o en iyiyi yazabilme arzusu olmuştur. Şimdi bu sözümü kime dinletirim, bu yazılanı kim okur deselerdi, biz ne bilir ne öğrenirdik? İyi ki tanıştık, kaynaştık, sonra hem okuduk hem de yazdık.

Kendime zaman tanıyorum, kırk yedi yaşım, kırk sekize varmadan terk edeceğim bu lüzumsuz düşünceleri, yaşayarak yazacağım, yazmak için yaşamayacağım… bu elzem bir sancıdır. Bu sancıdan kurtulacağım. Direndikçe, battığımı, yetmedi kendimi her gün öldürdüğümü fark ettim. Kendime zulmü sonlandırıyorum. Bu sözleri der arkama döner yine yazmaya koyulurum, işte bu yazmaya tutulmak derdi!

  Vakti gelir de okunursa bu satırlar, belki toprağa kavuşmamın kırkıncı yılıdır. Olsun varsın, geç olsun da umutsuz olmasın.

                                                                                …

Güneş batmasın istiyorum…

İki şey götür geleceğe, sevgin ve sevdiğin. Güneşin hiç batmadığını o zaman göreceksin….
Kurulmuş  bir aşıklar  şehridir o gel ki gezelim.  Kokun  deniz, saçların  rüzgar, sözlerin  şiir diyor, duyuyor musun?   İnsan  sevmeden,  sevişmeden tamlığa  eremezmiş.  Bir yanımız  hep eksik, gel ki tam olalım  sevgili..
Güneş batmasın istiyorum…

…gittin ama…

Sokak lambasının ışığı vuruyordu yüzüne, başı hafif öne eğilmiş. Yalnızdık.

Kaldırıp gözlerini bakmıyordu, bakamıyordu.

Ne olurdu baksaydı, bakmadı, bakamadı!

Kaldırım taşlarını sayıp durdu. Trenin sesi duyulunca uzaktan hızla yürümeye başladı, tabi bende peşi sıra…

Trenin merdiveni ve altı üstü iki basamağı.Aşk üstüne öncem ve sonram idi..

İlk basamağa apar topar bıraktı kendini. İkinci de durdu trabzanı sıkıca kavradı. İşte tam o an… Belki dedim, belki… Bir adım öne çıktım, bekledim. Başını arkaya doğru çevirir gibi oldu, dönse son kez görecektim yüzünü

Dönmedi. Tuttuğu trabzanı bıraktı, trenin sönük ışığıyla kayboldu.

Efkar dumanını salıp, akıp gitti tren.

Yanıyordum, haberi yoktu. Binip gittiği o trenin dumanı gibiydim.

Gittiğin yere taşır mı ”beni” yüreğin bilmem? Ama, ben ”bizi” peşinden getireceğim ya, dur bekle…

Düşüncesinin dehlizlerinde kaybolmuştu kadın.

Konuşuyorlardı duydum. Sonra kendimce cevaplamaya çalıştım. İspata lüzum yok, ben ne o adamdım, ne de kadın hatta ben o aşka bile çok uzaktım! Cevapları ne idi inanın çok merak ettim.

Ne mi konuşuyorlardı? Buyrun birazda siz cevap arayın.

Adam: Hep ben mi aramak zorundayım…?

Kadın: Hep ben mi düşünmek zorundayım…?

Adam : Göstermeyince ne önemi var ki düşünmenin… !

Kişiler İnisiyatifi

 İkimiz de yar ateşi  ile yanıyorduk o zamanlar, biz zaten her şeyi  iki iken becerdik, çocukluk, ordan buluştuk  fakülte, sonra kopmadık  geldik koca devletin  eteklerine  tutunduk.

 Esaslı  memurlar  olma yolunda aynı kuruma  düştük  yine. Kırk  takla attık  hani kolay olmadı  bu işler… Sonra bir kıpırtı  başladı  ve sürdü, sürdükçe  yangın  yerine  döndü, az bir mesafe sonrası  sevgili… gözünü sevdiğim  demir yolları  ne hızı,  peyder  peyder varıyor  sevgilinin  yanına… Biz iki coşkun  delikanlı, eğitimli, takım  elbiseli  üstelik  sevdalı da, pek iyiyiz her bakımdan.

                                           …

Hoşa  gitmeyen  küçücük  bir şey bir eyleme bir ideoloji  savaşına  dönüşmeye  başlıyor  bir anda, ikililik  tekliğe  doğru  sürükleniyor  zoraki… Oysa benim yoldaşımdan  ötürü  kaygım  yok! Ne sevgimden  ne saygımdan  zerre şüphem!  Esaslı  adam diyorum  herkese. Savunduğu  şeyden ötürü, tökezliyor evvela sonra bir adım  bir adım  derken gerilerden geliyor. Üzülüyorum. Tadımız  kaçıyor.

Sevgilileri, uzun demir yollarını, fakülte  anılarını, bu takıma  bu kravat  daha şık  olur yarışlarını  dahi bırakıyoruz. Çok sürmüyor  bir kaç ay sonra  ayrılıyoruz. Ne o biliyor  olanları  ne ben, eksik kadro  var deyip uzun uzun mesafeleri  koyuyorlar  aramıza.. Öyle sıkı  sarılıyor ki bana ne vakit bu kadar güçlendi  bu adam diyorum  hem yüreğim  hem kemiklerim  sızlarken…

Bavulunu  alırken  yerden  ‘’bir rüyayı  yaşadık, kişiler  inisiyatifi  bizi uyandırdı’’  diyor  hiçbir  şey anlamıyorum…

 Otuz dört  yıl geçiyor… Ben  yoldaşımın o iki kelimesini  ancak anlamış  oluyorum. Anlayalı  çok oluyor da  kabul edişim  yeni. Toprak örtmüyor, zaman silmiyor gerçekleri  acısını  yaşatacak  ya… Kişiler  inisiyatifi  mahvediyor bizi, ben iyi çocuk oldum, o ise kötü. Biz ayrıldık  yollar uzadı, sevgilileri unuttuk  anıları  unuttuk.

Kazandık  sandılar, koca bir pişmanlığı  yıkıp önüme  gittiler.  Şimdi  emeklilik  yıllarımda kaybettiğim  dostumu  arıyorum, geçmişin  hesabını  sormak istiyorum, arıyor  bulamıyorum. Giden miydi kazanan kalan mı? Niye gittiğine, hatta niye gönderildiğine  değinemeyecek  kadar korkak  ben!

Bir, otuz dört yıla daha yetmez ömrüm, hani diyorum hani benim inisiyatifim…

Ben böyleyim…

Nereye varıyor bu denizin akıntısı? Var gel,var git yok mu soluklandığı? Azmine şaşıyor, kendimeyse kızıyorum. Niyemi kızıyorum?

Tembelim, yorumsuzum,görmezden ve duymazdanım, bazen iz’an yoksunu bazen de duygusuzum.

Kulağıma çalındığı vakit korktuğum o,hırs, azim, gayret… Üzerime bir ağırlıktır çöküyor.
Ben bir tek bu dünya’ya gelmişiz, bir de gideceğizi bilirim o kadar!

Aslında deniz gibiyimde esasında. Menzilim belli nihayetinde. O isterse yine gelir yine giderim.

Üstelik yok iken bedenimde hırsım. Henüz kilit vurulmamışken ruhuma … Böyle salına salına iki adım bir geri yol alıyoruz…

Dengemizi Bozmayınız…

 -Afrika sıcakları ülkemizde şu bir kaç gündür öyle mi hissettirdi ki  kendini ağustosu aratmıyor. Şaşılacak iş değil esasında.   Daha neleri göreceğiz deyip felaket tellallığı yapacak değilim, zaten yaşıyoruz bir çok can sıkı olay. Üstelik bunlar sadece beni, seni, o şehri bu ülkeyi değil dünyayı ilgilendirecek türden.  Tüm bunlar küresel sancılar, evrensel sorunumuz olan bu olayın üstesinden el ele vererek gelebiliriz ancak. –

   Dünyamız için bu yazı…

Yanlarında olalım ama yaşamlarından çalmayalım. Bırak kovalasın kaplan ceylanı.  Filler doyabileceği kadar ot yesin sulak yerleri keşfetsin. Kambur balina çok üzse de beni yesin penguenleri. Bu onların döngüsü, orada her şey yolunda. Sonra, denizaslanları dinlenmek için yer bulmak zorunda kalmasın, üst üste değil sere serpe yatsınlar. Yaşam alanları dışına çıkmak zorunda kalmasınlar.  Yemeseniz olmaz mı köpek balığı çorbasını?  Bırakalım derin sularda özgürce ömür sürsünler. Erimesin buz dağları, ısınan dünyamızı kim soğutacak sonra!

 Doğanının muhteşem onarma,  iyileştirme yeteneği var. Sokmayın şu baltaları ormanlara!!! Biz olmasak da sarabiliyor onlar yaralarını.

Goriller, sürüngenler, timsahlar hatta karıncalar nasıl yaşar evsiz? Isıtmayalım dünyayı yağmur ormanlarına yağmazsa yağmur, yüzeyinde tutamazsa güneşi buzullar çok ama çok ısınırsa dünya, henüz çok azken tatlı sularımız, susuzluğu hiç düşündünüz mü?

Bozmayalım dünyanın dengesini yüzyılların yapamadığını sanayi devriminden sonra nasıl acımasızca yapmaya başladık. Doğada insan zekâsının anlamayacağı muazzam bir denge var o eko zincire, insan girmemeliydi.  Girdik ve her şeyi alt üst ettik.

 Hayvanların,  ormanlara yapmış olduğu tahribatın mutlaka faydalı bir geri dönüşü var ancak, insanların ki öyle değil.  Misal kuşlar, meyve ağaçları arasında yaptığı besin arayışında ormana eşsiz tohum taşıyıcılığı yapıyor. Bir kuşun tükettiği bir meyve, doğaya gübre ve tohum olarak dönüyor. Biz onların hem evleri, hem de yiyecekleri olan ağaçları yok etmek için yarışıyoruz. 

Onlar çoğalmaya, onarmaya devam etsin biz birde şu yaptığımızı hatırlayalım;

1986 da gerçekleşen Çernobil faciası yaşanılan yeri hayalet kasabaya çevirdi.100.000 den fazla insan acilen tahliye edildi, bir daha o bölgeye dönmemek üzere. Patlamanın yaşandığı bölge önümüzdeki 20.000 yıl yaşanabilir bir yer olmayacak denildi, bu varsayım yaşayabilen tüm canlıları kapsıyordu.   Yinede bölgede radyasyona rağmen şaşırtıcı bir gelişme görüldü. Doğa kendini hızlıca yenilemeye koyuldu. Sadece 10 yıl içinde orman kendini yeniledi ve hayvanlar ortaya çıkmaya başladı. Biz insanlar yaptıklarımızdan ve sonrasından korktuk, halada korkuyoruz. Doğada korku yoktu, o kendine ait olana sahip çıktı.

Biz yıktık ve kaçtık o kendini iyileştirdi.  

Peki biz neden iyileştiremiyoruz, hep mi  zarar verip kaçıcaz ?!

’Gezegenimizi iyileştirecek olan,  daha fazla ormanın olduğu bir gelecektir.’’ Hala neyi bekliyoruz?

Araştırmacılar, daha şimdiden dünyanın birçok yerinde iklim parametrelerinin periyodik olarak insanın yaşam sınırlarını aştığını saptadı.

Bilim insanları, dünyanın interaktif haritasını çıkararak üzerinde azami ısı ve nem kombinasyonlarını işledi. Çalışma, daha şimdiden dünyada yaşamanın mümkün olmadığı yerlerin olduğunu gösterdi.

 Bir zamanlar gezegenimizi kaplayan ormanların yarısından fazlasını  yok ettik.  Sadece bir zamanlar orada yaşayan canlıları kaybetmekle kalmadık, aynı zamanda tüm gezegenin kaderi ile oynadık.

Her şeyi mahvetmeye şuralardan başladık; 

-Yasak avlanmalar( her canlı dünya için devamlılık sağlarken biz onların hayatlarını çalıyoruz.)  

– Orman sahalarına kurulan şehir yerleşimleri ( yaşam alanları istila edilen hayvanlar, karınlarını doyurmak için şehirlere iniyor.)

-Ağır kimyasal endüstri(denizlere, nehirlere, havaya, toprağa  fabrika atıkları saldık.)

-Geri dönüşümün bilinçsizliği,(  pet şişe, sadece bir örnek)

– Aşırı tüketim( milyonlarca insanın doyabileceği ekmek ve gıdanın israfı)  

-Aşırı bireyselleşme lüksleri( hane başına düşen 2 araba gibi, egzoz şehirleri inşa ettik.)

– İhtiyacımız kadar tüketim bilincine erişemedik ( hep daha fazlası, yüksek doyumsuzluk bizi kuşattı. )

Bu dünyada sadece insan türünün yaşamadığı gerçeğini kavrayamamak, adını anmaktan ısrarla kaçtığım o sevimsiz kapitalizm sistemini hayatın devamlılığı için Yegane yol seçen ölümcül zihniyetler ve sizlerin de ekleyeceği daha bir sürü sebeple, biz dünyayı mahvediyoruz.

Bu işe ‘ben ne yapabilirim’ diyerek başlayabiliriz. O kadar basit ki! Herkes kendi yaşam alanını koruyacak, başka bir yaşam alanın olmadığını bilerek üstelik.  Bir Çita’nın şehrin sokaklarında gezindiğini bir düşünsenize, tedirgin olmak hatta korkmak kaçınılmaz. Demek ki her canlı ait olduğu yerde yaşam sürmeli.

    Hayatımızın pembe saatlerinden, sert gerçekçi doğaya, biraz zaman ayıralım. Küresel ısınma dediğimiz olayın iki kelimden ibaret olmadığını, bu ısınmanın her geçen gün korkunç bir hızla yükselişe geçtiğini hatırlayalım. Aşırı ısınmanın doğurdu birkaç etkiden bahsetmek bile olayın ciddiyetini bizlere gösteriyor. Onlar; hayatı zorlaştıracağı, tüketimde rakamların artacağı, hastalıkların artacağı, yaşam alanlarının sınırlanacağı, suların azalacağı …

  Küresel ısınma beraberinde çok ciddi iklim değişikleri de  yaşatıyor. Biz insanlar büyük isyanlar etsek de az çok üstesinden gelebiliyoruz, çok sıcaklarda aşırı yükleniyoruz klimalara, ürünlerin yetişmesi farklılık gösterip fiyatlara yansısa da bir şekilde tüketiyoruz. Kendi yaşam alanlarında bizler gibi çözüm üretemeyen hayvanları, ormanları, denizleri bir düşünelim… Farkındalık kazanalım ve harekete geçelim.  Bireysel çok güzel şeyler yapabiliriz, Birlikte çok daha etkileyici şeyler başarabiliriz. Bir Sivil Toplum Kuruluşu’nun kapısını çalmakla işe başlayabiliriz. 

Vücudumun aşırı hassasiyet gösterdiği şu aşırı sıcaklarda canım yanarak yazıyorum bu satırları, ne isyan ne ah-vah. Hepimizin payına düşen bilinçlenmek ve işe koyulmak, henüz çok geç olmadan. 

 

BEYLE AMELE ‘ Emektar kardeşlerimize selam olsun.’

-Yav Hamza, olmuyor sabahtır gözüm üstünde, iş yapmıyorsun!

– Nasıl iş yapayım Rasim Usta, benim canımdan can gider burada!!

-Hadi hadi uzatma vakit olmuş öğle akşama ne kaldı!!!

-Etme be Usta insan canı bu öğleni, akşamı mı var?

“ Küreği, moloza değil kör talihinin üstüne indiriyordu Hazma.  Fidan gibi uzun boylu, kalın kaşlı, yanık tenli, yarık elli, sakalı saçına karışmış, kah teri, kahsa ağzı kokan, üç evladın babası nasıl oldu diye diye yakındığı dördüncü evladını karısı da ölmeden kucağına almak için can atan garip, garip ki ne garip Amele.

Sabaha karşı sancısı tutmuş, kanaması gelmişti Zehra’nın, hemen yan evdeki yoldaşına haber ulaştırdı Hamza. Apar topar ambulans geldi Zehra’yı alıp hastaneye götürdü. Sabah oldu, çocukları yoldaşın karısına bırakıp işe koyuldu iki Amele. İki gözünün ikisi de arkada işe gitti, Hamza. Biliyordu da diyemiyordu yoldaşı, dese alacaktı ağzının payını, karısının peşi sıra giden adam ertesi gün işinden olurdu. Ölen karın, çocuğun değilse iş bırakılıp gidilmezdi. Daha iki ay önce şeker komasından gitmişti Recep’in babası, mesai bitimini beklemişti gitmek için.

“Baba, canım bu vardır bir giden” cevabını almıştı Ustasından. Hal böyleyken, şükür Zehra ölmemişken şimdi nasıl Usta’ya gidip izin istenirdi.

Gel gör ki Hamza’nın hali hal değildi. Tez geleydi şu akşam varaydı Zehrasının yanına kimseciklerde yoktu başında ne haldeydi kim bilir? Ya çocuklar üçü de emaneten komşuda. Yoktu gurbette kimseleri.

Saat geçmiyor akşam gelmiyordu. Daha fazla tutamadı küreği elinde, sırtlanıp taşıyamadı çimento torbalarını.  Ben kimin için çalışıyorum ki dedi kendi kendine, ya bir şey olursa karıma, doğmamış bebeme?   ”Allah mısınız lan siz başıma” dedi, ağzından nasıl çıktıysa bu cümle herkes işitti. Kendiyle konuştuğunu sanıyordu ama yanılmıştı. Etrafı bir fısıltı aldı. Usta gelip dikildi karşısına Izbandut gibi.

-Kime dedin Aslanım?

Geri adım atmadı Hamza, ezdi geçti Ustasını.

-Ben beyi göreceğim beyi de hele buralarda mı?

-Bey’e lüzum yok ben buradayım.

-İyi ya izin istiyorum karım hastanede başında kimse yok gitmem lazım.

– Lan oğlum devletin hastanesi bu, karını sahipsiz mi bırakırlar?

-Bizim bizden başka kimsemiz yok, gitmem lazım.

Kısa tuttu sözünü Hamza. Usta sinirlendi.

-Bak hele bak deyyusun dediğine Ulan aciz o devlet olmasa sen hastaneye gidemezsin ya!

-Doğru dersinde, benim de doğrum var o devlet çok iyi olsa beni şimdi sana karşı konuşturmaz…

Çok geçmedi ki sesler yükseldi biri tekme tokat girişti Hamza’ya. Karda yürüyüp izini belli etmeyen bey o vakit çıkıp geldi. Burnundan akan kanları kirli gömleğinin koluyla siliyor durdurmaya çalışıyordu Hamza. Kalabalık açılıp beye buyur etti. Gözleri ateş saçıyordu Hamza’nın. Bey gelip dikildi karşısına Devlet gibi…

Elleri cebinde, kısa boyuyla tepeden bakıyordu Hamza’ya.  Sessizlik hakimdi.

-Hayırdır,  diye sordu Bey.

-Ne hayrı beyim, karım hastanede yalnız başına af buyur, kanaması geldi gebe, aklım onda izin istedim Ustamdan olmaz dedi.

-E olmaz tabi, sistem böyle şeylere izin vermiyor ki!!!

-Af buyur beyim ne sistemi, neyin sistemi?

-İşte siz çalışıyorsunuz biz takip ediyoruz falan dengeyi sağlamak için sistemleşiyoruz.

-Beyim biz makine miyiz? Bugün izin verirsin yarına yüz kürek fazla atarım, olmadı yevmiyemden kesersin.

-Sistem buna da izin vermez!

-Beyim yokluktu, çokluktu okuyamadık ama cahilde değiliz. Sistem diye elimizi kolumuzu bağlayıp bizi muhtaç edersiniz hangi kitap da yazar bu?

-Okusaydın bunlar olmazdı…

-Okuyan Bey, okumayan Amele, parası olan Bey, olmayan Amele!  Sen de ki her ikisini toplasak İnsan etmiyor ya. Şimdi bırakıp gidiyorum Beyim, rızkım senin sisteminden midir benim gücümden mi?

Erken doğum yapan karısının yanına suçlu suçlu yaklaşıp, yarına iş bakacağım dedi Hamza ama seni de boşlamam öyle konuşacağım, ha bak kızımıza da isim buldum.

Sisteme karşı ‘’Sitem’’ olsun ismi…

 

Not: Aşık Mahzuninin kalp diliyle yazdığı, Selda Bağcanın yana yakıla söylediği Yuh Yuh  Türküsünü okurken dinleyin derim.

Bağrımızdan kopup gelen Sistemlere Sitemle…

İkinci Manalar

Düşün bir kere ruhuma kanat takıp, yarışıyorum kuşlarla. Süzülüyorlar yanımda yabancı değilim onlara…

Oysa ne kadar yabancıyım ben yurduma…

”İnsan düşünceden ibarettir”.  Yankılanıp duruyor yine bu zehirli söz. Düşünceyi seçtik ve esiri olduk. Duyguları hiçe saydık. Savurup attığımız o duygular için savaşıyoruz şimdi.

Savunsak mı saldırsak mı?  Kim şimdi hangi cephede savaşıyor. Durun durun gücüm yok, savaş kelimesi dahi nefesimi keserken; tarafsız bölgemde yine kuşlarla kanat çırpmayı yeğlerim…

-Kentlerden uzak yerler nasıldır şimdi?

Sahi çıkıp gidebilir miyim ben kentimden, esaret bu kentlilik, kentleşme, yanılıyorsunuz kenetlenme değil bu düpedüz kayboluş,yabancılaşma, hatta yozlaşma. Nasıl oluyor derseniz, hepinizin, hepimizin değişmedi mi huyları?  Günlerce aynı yolu yürüdüm de en nihayetinde alt komşum olduğunu öğrendim o adamın. Bir adım o, bir adım ben. Korktum sendeledi adımlarım bir ara sandım ki takipteyim.  Kalabalık caddeden, aynı sokağa, aynı kaldırıma, aynı apartmana hatta bu kadarı fazla aynı asansöre derken… İniverdi adam. Meğer komşuymuşuz dedi yarım ağız. Tabi ya komşuymuşuz dedim peşi sıra… 

Sahi nasıldır kentlerden uzak yerler?

Şu kent meselesi yine canımı sıktı. Ne diyordu canı sıkılanlar. Unutmak ne güzel, uyku ne güzel, umursamamak ne güzel… Aklıma şıp geliverdi 3 U’lar … Uykuyu çok sevemiyorum o başka…

Yine bir söz çalındı kulağıma, ”Kadın ya kahkahasını gizliyormuş  ya da gözyaşını” .

Zavallı bu kadınlar dediğinizi duyar gibiyim.  Gizlemeyin, dediniz. Duydum. Ama bilmezsiniz, bilemezsiniz hakikatli iştir ağlamak hele gülmek onun hakkını verene ne mutlu!  Hasedinizden korkuyor kadınlar , gizlemesi sırf bu yüzden yoksa, felsefeye lüzum yok.  Aslolan tüm felsefeler çürümüyor mu kadının hakikati karşısında…!?

Biraz olsun, uçup gitti düşünceler, iniş zamanı…

Ayaklarımı yere sağlam basayım evvela, sonra yürümeye başlarım.

Kalabalıkla yürümekten yoruluyor insan, herkes ne çok konuşuyor, anlattıklarından da bir şey anlaşılmıyor ya!  Hemen geliyor cevap ne sıkıcı; ‘Sosyal bir varlıksın bağ kurmak zorundasın’.

Kimin bu fikir, bunu bir öngörü varsayalım. Şimdilik şöyle dursun. Yalnız yürümenin keyfine varalım ilk olarak. Sonra koşar adım serin sulara, yok yok öyle yitip gitmek üzere değil. Serinlemek adı üstünde. Yorgun ayaklarıma can gelsin biraz. Bırakalım bu ikinci manaları.  Yalnız kalmak istiyorum diyorsam yalnız kalmak istiyorumdur. Hepsi bu. Ne depresyon ne sosyal fobi, ne de travmatik vs’ler sadece yalnız kalmak. Çünkü duyamıyorum kalabalığınız da kendimi…

Yine gelirim kuşlar yurdunuza, kah kırmızı bir balon ruhum, kahsa pamuk şekeri; çok hafifim, yumuşacığım. Düşünceler salındı iplerinden,  epeydir koynumda duygularım… 

 

 

GÖLGESİ VE SÖZLERİ

Sözde ben bir insan olmaya geldim” diyor, sazının teline vura vura Usta Arif Sağ. Şimdi gel de bunun üstüne düşünme.

Varoluşu her sorgulamaya koyulduğumda, cahilliğimden midir yoksa sevgimden mi bilmem Tanrı’ya karşı kırılır kalbim.  Kimselere açamam içimi bari sen dinle Gölgem. Seninle de konuşuyorum diye delirmiş olmam ya!

Yürüyor ama hiçbir yere varamıyorum bu aralar, gel bu kez seninle bir gezintiye çıkalım.  Lüzumsuz  bazı detaylar yakalarız belki.

Aslan artık ekmek yemiyor diyor ilk adam,  ekmek aslanın ağzında midesinde  tüketti ekmeği diye de ekliyor. Bıyık altından gülüyor ikinci adam.

Bu ekmek sevdanız ve cahilliğiniz sonunuz olacak, zengin ekmek mi yiyor dön bir bak diyor.

Ya ne yiyor daş mı? diyor bu kez ilk adam.

İkincinin cevabını dinlemeden uzaklaşalım.

Büyük dudaklıydı ama öpmeyi beceremiyordu hatun, diyor toy bir genç yamacındakilere arzuhal mı yoksa taşlama mı  derdi, bilinmez?

”İnsan kokuları siniyor üstüme…”

Yüzyıllardır gelen sakat anlayış nedir bilir misin?diyor bilir kişi dinliyor onu üçü beşi, kulak veriyorum, devam ediyor.

Doğruluğun önünde hiç-bir düşünce çelişmemeli. Gerçeği körlük seviyesindeki bağlılığınız değiştiremez!   Adil değilseniz, Aydınlıktan ve Hürriyetten bahsedemezsiniz!!!

-Ne imiş sakat olan?  diyor içlerinden birisi, eğilip fısıldar gibi,

Hürriyet gibi bir şey herhalde diyor öteki.

Bilirkişinin kulağı kesik hemen giriyor araya,

Yahu olur mu hiç Hürriyete sakatlık yakıştırılır mı? Asıl sakatlık…

Şehir haydudu basmasa kornaya duyacağım asıl sakatlığı ya boş ver Gölgem biz yürüyelim.

İşte benim adam, elinde ki şişe boş mu dolu mu bilmem lakin sözleri hep dokunaklı dinle bak.

Dün geçti, yarını bilemem, ben düş kurdum sen eğlen. Yolun düşmez sanma, belki hep yazgının yolu benim adımımdan sonradır. Ben bilmem, sen bilmezsin, bilen zaten baki… Dediler ki doldur saki, saki bu ya şerbetti o şarap değil. İçelim mi saki…

Heyhat ! İçesim geldi ya şu kör olası midem tutmayacak olsa…

Sende hep bizimlesin eski sevgili üç kişi yürüyoruz bu yolu, üç kişi el ele tutuşuyor, üç kişi sevişiyor, üç kişi uykuya dalıyor, üç kişi aynı çaydan yudumluyoruz…

Piyesine hazırlanıyor oyuncu, ne ilginç diyalog-muş. Bir kalbe neler sığıyormuş duydun mu? Kendime sormadan edemiyorum hani benim ikinci kalbim. Gülme Gölgem gülme, sendeki kalpte benim ya!

 Şu dağlardaki çiçek ben miyim? Mevsimler mi soldurdu insanlar mı?

Ne güzel kulağıma çalındı bu söz, mevsime suç bulma, suyun insandan ise solduran da insandır.

Yol uzun ya dönüş için atlayalım bir otobüse, beklemenin can sıkıcılığını bırakalım bir tarafa, bak kulak ver koyu sohbette şoförler.

 –Dışarısı kar içerisi dar, eve başka, işe başka adam olduk birader…

-Allah  gönül kışı vermesin, az sabret hele.

– Cepten çıkan parayla, kapıdan çıkan hatun geri gelmez. Bu kış değil de nedir?

Görüyor musun Gölgem, ne mühim mesele şu sevmek…

Her şeyi bitmiş kabul ediyorum her şeyi ama her şeyi. Şimdi hangi güç neyi neresinden yakalayacak ve toparlayacak beni. İnancım tükendi. Denemekten, denenmekten ve savrulup atılmaktan yoruldum. İhtimaller de artık avutmayacak beni.  “Kendimi çok sevmem neden yaraladı herkesi” nasıl gözüm kör, kalbim paramparça oldu. Yoruldum. Arkada bırakıp sizi yürümeye çalışacağım…

Kimdi o telefonun ucundaki kişi, kime dertleniyordu bu genç kız. Lakin kendimi çok sevmem kısmı hoşuma gitti.

Basılmamış kitapların yazarından bir paragraf okuyayım sana.

Tam olarak, kibirle doğrulttuğu burunun üzerine düştü. Öyle bir düşüş ki burnu yerinden çıkıverdi. Burnunun ucunu göremiyor sözünü duymadı bir daha. Burnunun direği de sızlamadı, eee  haliyle burnunun dikine de gidemedi. En nihayet uzanıp yatağına kapadı gözlerini. İçinden sinsi bir gülümseme, burundan olduysak gözümüz de görmüyor değil ya dedi. Dediği an, gözü hiçbir şey görmüyor, çalındı kulağına, daha o yankı bitmemişti ki öteki kulağı işitti, gözünü kör edecek bu iş…

Ne acayip bir adam bu yazar, şu satırların ahengine bakar mısın?

Düşünce yorgunluğu çöktü üzerimize neyse ki yol açık.  Uyku ölümün kardeşidir derler gel biraz ölü verelim de yol bitiversin.Buyur Gölgem ister sağıma geç ister soluma, varacağımız yer nasıl olsa aynı.

Gördün mü ne yazıyor duvarda, ” Kaderime kırgınım…”

Ben de kaderime şunları derdim ;

Olmasını istediğim o kadar çok şey var olmuyorsa, istemediğim bu kadar şey başıma geliyorsa demek ki bunları Tanrı istiyor olanlarda hata yanlış varsa da suçlusu ben değilim. Bundan sonra olacakların da suçlusu ben değilim yani ben suçlu değilim. Odur ya kaderin sahibi Tanrım seni bir öpesim birde dövesim geliyor. Aman diyeyim Gölgem sen unut bu dediklerimi alimallah gölgene bile güvenmeyi yaşamak istemem…

Rüyamda gördüm, filler bulutlarda yürüyordu. Sen benim böyle yürüdüğüme bakma bir bakmışsın fillere kanat olmuşum… Daha insan olmadan.

Bir dahakine daha da lüzumsuz şeylerden konuşalım olur mu ?