PAYDOS

“Uyu dedim Emsal’e uyu çabucak uyu, evdekiler uyanıp ses çoğalmadan dal derin uykuya, bak Emsal, uyumazsan senin yerine ben uyurum hem de çok çok uyurum. Sonra kızacak anam bana, gene mi uyutamadın diyecek, hadi güzel kardeşim yum gözlerini.”

Emsal’i sallarken ayağında uyuya kaldı Saime, araba yanaşıp kapıya bastı kornayı, evden çıkmayanlarda bir telaş anladılar uyuya kalmış Saime ayağı ile dürtüp uyandırdı abisi, “Kalk kız kalk seni almadan gidecek servis.” Uyandığı gibi fırladı Saime. Gözünün ucuyla akıp giden servisi seyretti; “Kız koş, yetiş”korktu abisinin sesinden. Oysa içinden neler geçti bir bilse, koyup gitse servis, oh be deyip yeniden gelip uzansa aynı yerine, yarım kalan uykusuna sarılsa dalıp gitse, dürtmese kimse kalk demese uyusa uyusa uyusa… Uykuya doyduğu vakit açsa gözünü…

Koşarken düşünemedi fazlasını, savurup attı uyku düşünü üstünden. Kayıp gidiyordu ayağı pabuçtan, eyvah dedi eyvah nasıl çıkarım pabuçla evden bu yarı yolda kor beni. Kör olası servisi yakaladı gözleri, ah görmeseydi ya koşup koşup yetişememeye yine razıydı. Az ilerde, Memik dayı’yı alacaktı, o da pek yavaş binerdi bu epey zamandı Saime için. Ha dedi ha yüklen.

Oruçluğu geldi aklına, daha şimdiden kesildi nefesi, gün akşamı getirecek daha, ben nasıl edeceğim bugün. Eliyle dur hele dur dedi işitti onu Memik dayı.

Peşi sıra attı kendini servise, oturacak yer ne arar. Çamurlu yarık kunduraların yanına boyunca uzandı. Ah dedi toprak ah, ne gelirse senden ne giderse senden dayanamadı; bilmediği ayağın kunduradaki çamurunu eliyle silerken. Mırıldananlar oldu ona karşı o duymadı, duymak istemedi. Sallanan yolla yeniden gelir gibi oldu uykusu, ah dedi dizlerimi yorasıya kadar sallasaydım seni Emsal, sallayıp da bende uykuya dalsaydım.

Servisin içinden bir ses yükseldi, deli Kenan bu “Isıtoooop hadin ölmeye gidiyoz “ her sabah bu sesti. Uykusundan böyle uyandırıyordu uyuyanları, yavaş yavaş boşalıyordu servis.

Elçi başlarında, iki elini bağlamış belinde, “hadin hadin hızlanın daha sabah bismillah bunun öğleni var ikindisi var paydosa çok daha çok” diye aklınca gazlıyordu milleti, millet o ya oralı olmuyordu olamıyordu.

Çuvalları sepetleri sırıkları alan yürüyordu ağaçlarına arasında.

DSC_5110

Şu vakitten sonra, ne toprak kutsaldı, ne zeytin… kutsal tek şey vardı; Para. Yere düşen üstüne basılan zeytinin ne kıymeti vardı, yevmiyeci saatine bakar, parasına bakar. Bugün, o uzun zamandır kurduğu planı hayata geçirecekti Saime, uzaklara çok uzak ağaçlara gidecek bir başına çalışacaktı. Koca sergiyi sırtlandı ayakları gözüküyor gövdesi başı kaybolmuş yürüyüp geçiyordu kalabalığın arasından. Plan işliyordu, insanlar seyreldikçe, indirip sürüyecekti bu kör olası sergiyi, ayak basılan leş kokan sergiyi. Nefessiz kaldı sıcaklık bastı, sıcaklık suyu hatırlattı. Susadıkça orucuna laf ediyordu içinden.

Ey oruç, vakitsiz oruç, çocuklar tutmasa ya, çalışan tutmasa ya, sıcaklarda tutmasak ya, zaman pek kısa olsa ya. Sonra aklına geliyordu, Tennur hala’nın dedikleri “Allah kalbi yoklar kul bilmez Allah bilir. “Utanıyor susuyordu hemen. Dilim demedi valla içim dedi içim başka benim.

“Bak hele bak, nereye,” bu da kim şimdi hiç oralı olmadı yürüdü Saime, plana taş koyacaktı bu seslenen, yetişip başından tuttu Saime’yi, çekip attı sergiyi, elçinin yan koluydu bu hiç sevmezdi bu adamı ne vakit görse göğüslü kalçalı ablaları dallara çıkartıyordu. “Biz çıkarız Nedim ağa” dediklerinde de “durun hele yavaş görelim garılar nasıl çalışıyor” diyordu. Pek densizdi pek. Ses etmedi Saime. “Buradan aşağısı gel haftaya evvela yukarılar bitecek almış başını gidiyorsun.” Katıp önüne geldiği yolu geri yürüdüler. Altı kadın karınca gibi bir parselde yayılmış. “Al bunu Al Dursun Yenge” dedi. Kadınları gördüğü vakit sendeledi Saime. Eyvah dedi eyvah. Bunların hepici yaşlı, yandım ben ne yandım hem de. Bugün akşam olmaz. İndirmez bunlar beni ağaç tepelerinden. Başım üstünde şavkırda şavkır güneş.

“Oy gel hele gel, yeni yetme körpecik” diye çağırdı yanına Dursun yenge, başına gelecekleri biliyordu ya Saime hiç ses etmedi. Konuşup da ne yoracaktı kendini. Tuttukları gibi çıkardılar ağacın tepesine. Sırığı uzatırlarken, “hadi gari hadi berk silk gızım tez bite tez tez bite” diyordu hepsi bir ağızdan. Bir iki dal daha atlayıp çıktı tepeye Saime, ömrüm kuş misali en yüce tepelerde geçmeye ya, geçecekse eğer, büyük kanatlı, büyük pençeli bir yaman kuş kapıp kaçsın beni gagasından belki ölüm tatlıdır.

Dallara olanca öfkesini indirmeye başladı Saime, ah yokluk diyordu, ah çokluk, yetmeyen aş, doymayan mide. Hadi iki ağabey doğmuş üstüne abla, sonra ben bir de Emsal dahası gelir miydi ne gerek vardı, biri ikisi yetmiyor muydu? Korkmasa geçip karşılarına diyecekti; Bunca yokluğumuza ne diye çoğuz ne diye getirmişiniz dünya’ya ama hep tuttu bunu içinde.

Ağaçlardan ağaçlara sekti, sincap gibi, konup kalktı dallara serçe misali. Güneş büyüyordu tepede.

“On beş dakkkaaa” dedi hanım başı attı kendini ağaçtan uzanıp olduğu yere ölürmüş gibi yattı. Gülüştü haline teyzeler. Ötelere su sökmeye gitti millet. Azıcık kestirdi Saime, teyze gelip dikildi tepesine, “gece bu ya beşik mi salladın a evladım.” He dedi sadece Saime sıçrayıp çıktı tepeye. O ağaç bu ağaç deli gibi indiriyordu dallara, dökülün, kör olun, dağılın, parçalanın…

Öğle paydosu geldi. Oturup çıkınlarını açtı teyzeler inemedi ağacın kalın gövdesinden Saime nasıl yani dedi kimse oruçlu değil mi? Eliyle diliyle çağırdı teyzeler onu. Başını sallayabildi ancak. “Bu çocuk yaşında ne orucu bu” dedi birisi, öteki “a yavru can ben dayanamıyorum bu yaman işte sen nasıl dayanırsın.” Konuşmalar akıp gitti. “Benim tansiyon var dedi bir diğeri doktor bana yasak etti.”

Tansiyonu düşünürken, indiriyordu zeytinlerin göz bebeklerine Saime. “Ben de gidende diyen doktora bende de tansiyon var yasak et bana. ” İkinci 15 dakka duyuldu. Bu kez inmedi olduğu yerden nasılsa yarımdı ağaç geri çıkacaktı. Gövdesini kaldırmaya dermanı yoktu Saime’nin. Güneş gizlediği yüzünü yakıyordu dalların arasından,az öteye gir güneş, az bulut gelip kessin önünü, Allah’ım bana acımaz mısın? Çocuğum ben, yarın sonraki gün oruçlu halime bir çare bulsan kolaylasan şu işi. Dinliyordu kendini. Neler diyordu içi. İçi de sussa yorulsa da demese bunları. Karıştırıyordu içi kafasını.

“Hadi gızım hadi az kaldı berk silk berk düşmeyor zeytinler”, kolunun takati kesilmişti, başını kaldırıp vuramıyordu. Bakacak olsa yakacaktı kezzap gibi güneş gözünü boşa sallıyordu sırığı dalların arasından akıp gidiyordu boşluğa. Bir ses işitesi vardı son yarım saat falan. İnip yürürken öteki ağaçlara taş bağlıydı ayakları bakıyor boyunca ağaca geri çekiliyordu. Bir devin kucağına gider gibi korkuyordu ağaçlardan, gövdesi dikenli katran rengi bir dev sanki iki teyze avuçlayıp sıskacık kollarını atıyordu onu devin kucağına. Peşi sıra geliyordu sırığı ve savaşmaya başlıyordu Saime devle, yok yok ye beni dev, ez geç üstüme senin gücünün üstüne güç mü var.

Dev merhamet edip indiriyordu onu bedeninden. Sonra başka bir dev, başka başka devler…

Derken o ses duyuldu paydos. Daha güzel bir kelime yok yeryüzünde kim ne derse desin. Servise yürümüyor koşuyordu sanki. Bu kez oturacak yer buldu. Düşürdü boynunu uyuyabilirdi şimdi nasıl olsa birileri kalk evine geldin diyecekti. Deli Kenan’ın “bugün de ölmedik ya” dediğini duydu dudağının ucundan zorla bir tebessüm belirdi. “Ölmekten beterdi sözünü doldurdu o tebessümün içine.”

Şefkatli bir el omzuna dokundu, dürtmeyen itmeyen. Usulca aralandı gözleri. Sağa sola bakındı. Eve yaklaşmıştı. Kalkıp yol verdi yanındaki sessizce indi servisten. Yarın yine aynı acının tekrarı ile diyerek uğurladı servisi. Kapıya kadar zor ilerledi.

Saat kaçtı ezan yakın mıydı evde yemek hazır mıydı tutulacak iş var mıydı? Yarı gözü kapalı eve zor attı kendini. Ayaklarına dolanarak Emsal karşıladı onu pışst diyecek dermanı yoktu. Geçti odaya olduğu gibi yere yığıldı. Musalla taşına yatırılan bir ölü sessizliğiyle iki yanına bırakıp kollarını, ölesiye yumdu gözlerini.

Top patladı ezan okundu, dürtüldü, şefkatle uyandırıldı, yanına su ve aş getirildi ama o uykunun derinliğinden hiçbir güç çekip çıkaramadı Saime’yi. Belki bir kuşun gagasında, belki devin kollarında, belki çölde ki serapta kimse düşünü bilemedi. …

PAYDOS” için 3 yorum

  1. Muhteşem gerçekten harikulade yazınız resmen yaşayarak okudum böyle yazılarının daimini dilerim…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s