KÖRLÜK

Ayağı yumuşacık zeminde kaydı, önce pamuk yığınlarının üstüne düşer gibi sonra, yürek hoplatan bir korku, derinliğe çekilen bedeni. Çığlık atmaya başlaması bu düşüşle birlikte ama sesinin çıkmaması, sonra karanlık, zihninin hiç tanımadığı başka türlü bir karanlık, bulanık grilerden siyahın on binlerce tonuna geçiş ve aydınlanamayan gözleri. Derinliğe kayıp gitmekte son sürat, duyuramadığı çığlıkları ve görmeyen gözleri…

Başını bir şeye çarptığı vakit açtı gözlerini canı yanmıştı. Açar açmaz aynı hızla yeniden kapattı.

Rüyasında kör olan bir kadınım ben diye mırıldandı… !!

Her şey kapkaranlıkta nasıl bir rüya bu diye gözleri kapalı gerçekle gerçekdışı arasında gidip geldi. Gün ağarmamış, uyanma saati gelmemişti ki yeniden daldı uykuya, aynı rüyayı kaldığı yerden devam ettirecek rahatsız edici uykuya.

Elleri bedeninden önde gözlerini arıyordu sanki göremiyordu, çarpmamak için karanlığı yarıyor ilerledikçe yosun gibi ıslak dikenli ve sert otlar dolanıyordu ayağına, bir bulantı hissi geldi. Elleriyle gözlerini yokladı, yerinde ama görmüyor, eğer görmüyorsan orada da olmamalısın dedi. Ayağına dolanan otlar onu aşağıya çekerken mide bulantısına baş dönmesi de eklendi ve kendini bıraktı otların kollarına

Alarm çalıyordu…

Nasıl uyanacaktı, kör olarak mı? Hayır, buna dayanamazdı. Elleriyle gözlerini yokladı ama açmadı. Hayatın ona sunacağı kötü sürprize kendini hazırlamak istiyordu. Olasılıkların en düşüğü dahi olsa gelir şanssız anını yakalardı. Zayıftı tılsımı.

Gözlerini açmadan yataktan kalktı. Rüyanın izini sürerek kör olmayı deneyecekti. Ayakları küçük adımlarla ilerlerken eliyle önünü açarcasına yatak odasından çıktı. Gece okumaları yaparken boynuna bağladığı şalını buldu koltuğun üzerinden. Alıp sıkı sıkıya sardı bağladı gözlerini. Kendine güvenmiyordu. Bir anlık aralanması gözlerinin tüm büyüyü bozabilirdi.

İşe gitmek için hazırlanıp çıkmalıydı, bunu yapmadı. Mesai saatinin gelip iş yerinden birilerinin arayıp, telefonu açıp, kendimi hiç iyi hissetmiyorum diyene kadar bekleyecekti.

Elleriyle yanaklarını çenesini ve alnını yıkadı, dişlerini fırçaladı. Ne kadar zaman almıştı tüm bunları yapmak. Yere bir şeyler düşürmüştü bu esnada ama sesleri tanıyamadı ne olduğunu da kestiremedi.

Mutfağa geçerken sert bir şeye sol dizini çarptı, o kadar şiddetli oldu ki bu, yere düştü. Kahretsin deyip doğruldu. Şimdi kendini yakmadan, bir şeyleri kırmadan karnını doyurmak istedi. Buzdolabını açıp karşısına geçtiğinde ne neredeydi hatırlamaya çalıştı. Sadece dolabın kapağında en üstte dizili yumurtaları hatırlıyordu. Elleriyle bir şeyler bulup güçlükle masaya götürdü. Bir şey içmek için sıcak suya ihtiyacı vardı. Ya su ısıtıcıyı ya da ocağı kullanmalıydı. Cesaret edemedi. Üçüncü çekmecede tuttuğu küçük bir meyve suyu o an geliverdi aklına, doğruca gidip buldu ve aldı onu. Masaya dönüp ne getirdiğini bilmediği şeyleri yemeye başladı. Büyük şans, peynir ekmek ve meyve suyu bugün için ona yetebilecek olan mucize yiyeceklerdi. Peynirin görüntüsünü zihniden silmeye uğraştı, aldığı tat üzere nasıl bir şey bu diye düşünmeye başladı ama olmadı yanlış bir denklemdi bu. O sırada telefonu çaldı. Saat kaçtı ki? Aslında daha geç çalmalıydı. Yoksa deli gibi zaman mı harcamıştı?

Yetişemeden kapandı. Sesin yönüne doğru gözü kapalı iyi ilerlediğini fark etti, bu hoşuna gitmişti. Telefonu alıp yeniden masaya döndü. En önemli ihtiyaç ortadan kalkmıştı. Peki, gün boyu ne yapacaktı? Telefon yeniden çaldı.

-Alo, alo.

-Günaydın Burcu gecikiyor musun seni yolda göremedim?

-Ben çok rahatsızım rica etsem sen iletir misin gelemeyeceğimi?

-Ciddi bir şey değil umarım, gelebilirim.

-Teşekkürler dinlensem iyi olacak. Hoşcakal…

İnanılır gibi değil, Metin’in beni arama ihtimali ve onunla konuşmam aklıma hiç gelmeyen kişinin ilk kişi olması, sesini duymam ve onu yanımda istemem tuhaf. Gözlerimi açtığımda ilk düşüneceğim şey bu olmalı. Gözlerimin kapalı oluşu neden hiç hissetmediğim bir şeyi bana hissettirdi. Kör olabilmede ki çaresizliğim mi yoksa, en şeffaf duygum mu dışa vurdu kendini ?

Bunları düşünmeyi masada bırakarak, kalktı ellerini yıkadı. Usulca odaları dolaşmaya objeleri tanımaya çalıştı. Zordu çok zor. Dokunup ta tanıyamadığı şeyi görmemek onu delirtiyordu. Gözlerini açmamak için direndi. Bugün yapamayacağı şeyleri düşündü, kitap okuyamayacaktı, makinaya çamaşır atamayacaktı, maillerini kontrol edemeyecekti. Yemek pişiremeyecekti kapı çalınsa bakamayacaktı bir de kendiliğinden doğan durumlar, düşündükçe üzerine ağırlık çökmeye başladı. Yatak odasına dönüp yatağını toparladı. Zaruri durumdaki ihtiyaçlarını giderip her zamanki koltuğuna geçip oturdu. Ne yani körlük denemesi bitene kadar bu koltukta mı oturacağım?

Bu sürekli birilerine muhtaç olma duygusunu uyandırdı. Ya bu mümkün değilse! Sezgilerini iyi takip etmeli kişi diye düşündü. Körlük üzerine de iyi bir araştırma yapacaktı gözlerini açtığı vakit.

Yeniden kalkıp evin içinde dolanmaya başladı, sokak penceresine gidip kulağını cama dayadı, sesleri duyup zihninde tasarlamaya başladı. Çok hazırlıksız bir deneyimdi bu, hem kim bir gün kör olursam diye prova yapar ki?

 Neden öyle bir rüya görmüştüm?  Bir kör görüp de etkilenmemiştim film de izlememiştim körler üzerine, üstelik gözlerimi de severim. Hadi rüyayı gördüm, peki körlük deneyimi nerden icap etti, hangi his bana bunu yaptıran, aptallık mı ediyorum, olasılığa zemin hazırlıyorum belki de. Bir kâbus gördüm bu gece diye şuan iş yerinde anlatıyor olabilirdim.

Canı kahve çekti evet saat on bire gelmişti, bunun için birilerinin saati söylemesine gerek yoktu. Her koşulda saat on biri gösterdi mi kahve zili çalardı zihninde. Bunu engelleyemezdi. Güç bela cezveyi kahveyi bulup ocağın önüne geçti. Birkaç deneme sonunda ancak yakabildi ocağı. Sade az kahveli suyu karıştırmaya başladı. Ve ömrünün artık böyle geçeceğini düşündü, bu korkunç geldi ona, gözlerindeki şal, kapkara bir örtü ile sıkı sıkıya sarmaya başladı bedenini, eliyle yoklasa da çekip atamadı şalı. Neden bunu kendime yapıyorum neden diye söylenmeye başladı. Köpürme sesleri kahvenin piştiğini haber veriyordu. Kahveyi boşaltmak için fincanı aradı. Fincanı çıkarmadığını hatırladı. Cezveyi usulca ocağın üzerine bıraktı. Dolabı açıp bir fincan buldu. Yeniden ocağın önüne geldi. Eliyle cezveyi ararken çarparak buldu yerini, kahvenin yarısı ocağın üzerine dökülmüştü.

Aptalsın aptal, kes şu oyunu dedi. Yarım kalan kahveyi fincana boşalttı. Bu kez tek ayak üzerinde yürürmüş gibi temkinli elinde fincan, sokağa bakan pencerenin yanına gelip oturdu koltuğuna. Bir yudum aldı kahvesinden. Ömrün de ilk kez yaptığı bir yudumluk kahvesini tek seferde bitirdi.  Oturduğu koltuktan kalkmaya korktu, körlüğün ihtimalinden korktu, olası kazalardan korktu, kimsenin onu aramamasından korktu, muhtaçlıktan, çaresizlikten, keşkelerden, yalnızlığından korktu. Devleşip üstüne yığıldı tüm korkuları, şalın arasında yol bulup inmeye başladı gözyaşları.  Bütün bunlar hayatımın, gözlerimin kıymetini bilmem içindi ama dayanamıyorum şurada yarım gün bile olmadı çaresiz haldeyim. Bir gün gözsüz, bir gün ayaksız bir gün kulağım işitmeden, dayanmak ne güç. Kıvrılıp uyumak istedi öğle saatin de gece uykusuna. Uyku uzasın günü uykuda geçsin istedi. Kaç kez uzandıysa eli açmaya cesaret edemedi gözlerini.

Ve çok geçmeden yapmalıyım dedi ertelediklerimi, henüz ayaklarım yere basarken, gözlerim görebiliyorken, sevmek için boşken kalbim henüz yerli yerindeyken her şey. Çok geç olmadan…

Üzgünüm çok üzgün. Zayıf irademden, güçsüz hislerimden, ucundan yaşadığım için hayatı, kıyısında yüzüp açılamadığım için bu denizin. Yapamadıklarım, yapıp da kıymetini bilemediklerim her şey için çok üzgünüm. Kör olanın gözler değil kalpler olduğunu bana hatırlatan rüyama minnettarım. Yaşama sevincimi yeniden kazanmalı, sevmeli, çok şükretmeli, bir sürü sıcacık  kahveler içmeliyim. Sana dayanabilmem yarım gün, affet beni körlük…

‘’ Burcu rüya içinde rüyadaydı belki de kim bilir? Ama biz şunu bilsek iyi olur; Yaşam bize sunulan bir mucizedir, onu kucaklamalı ve hakkını vermeliyiz.  An denilen derin zaman da olabilecek her şey bizim içindir. Yürekli olalım. Pişmansız ve keşkesiz bir ömür için, elimizdekilere çokca şükredelim.  ‘’

Bu satırları bana yazdıran ilahi zekay’a, düşünen zihnim’e, yazan ellerim’e  ve duyguları  besleyen kalbim’e şükranlarımla…

KÖRLÜK” için 7 yorum

  1. Bir yazıyı değerli kılan sebeplerden en güzeli de , size bir şeyler katması. Bir “dur” deyip düşündürtmesi , sorgulatması ve ders çıkarttırması. Okuyup geçme hissini yaşatmaması. Okuma işlemi bittiğinde, sizde bir yerlere dokunması. Bir şeyleri değiştirme çabası içerisine sizi sokması… İşte bu yüzden kaleminize, yüreğinize sağlık. Çok etkileyici bir yazı olmuş…

    Beğen

    1. Muhteşemsiniz, size derinlik katması ne güzel. Mart ayında yazmaya karar verip, ancak zihnimde oturduğum bir yazı oldu. Amacım zaten durup, şöyle bir düşünülsün istedim. Var olun.

      Beğen

      1. Amacınıza ulaştınız da bence , insanlara iyi gelecek bir yazı olmuş. Marttan beri baya zaman olmuş aslında ama bazı şeyler zaman ister ve zaman da onları güzelleştirir sanırım…

        Beğen

          1. Güzellikler getiren bir yıl diliyorum ben de sana sevgili Yalnızlık Marmelatı. Yazılarda buluşmak üzere , dileğine de bayıldım. Yazilarda buluşmak üzere , görüşürüz …

            Liked by 2 people

  2. İyi akşamlar!
    Körlük diye bir yazı başlığı görünce Jose SARAMAGO’nun kitabı zannettim. Okumaya başladıktan sonra bırakamadım sonuna kadar okudum. Emeğinize, düşüncenize sağlık… Güzel bir yazı olmuş.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s