”Süpürge”

 -Deli ayol bu Suzan…

 -Zavallı, aklını bir süpürge ile bozmuş…

 Her konuşulanı işitme süpürgem, ben kulaklarımı tıkamasaydım nasıl katlanırdım bunca yıl.

Başıma gelen delilikse memnunum akıllı olduk da ne oldu. İnsan sevdiği ile hemhal olunca güzelmiş her şey şimdi daha iyi anlıyorum. Ben seni seviyorum süpürgem.  Seni kavradığım zaman elime; nasıl başlıyorum temizliğe. Görenler odayı, merdiveni süpürdüm sanıyorlar. Sen olmasan nasıl kalkar acılarımın tozu. Sen benim fısıltımsın ne bilirler ki asıl zavallı onlar.

 Sende beni seviyorsun biliyorum. Sevgiler karşılık alınca güzelleşiyor.  Yoksa duvarın dibine atılıp terk edilmiştin. Seni kendime yoldaş seçtim ben, sende kavranan ele sıkı sıkıya tutundun!

Kendini anlamayan ne bilir!

Hor görülen duygularımı, örselenen onurumu, incinen kalbimi ben iyileştirmezsem, kim iyileştirir? O adam zavallı, ne görmüş ki göstersin olmayanı nasıl versin kendinden. Yazık acıyorum ona da. Üstüne giydirilmiş kalıplar, taşıyamıyor belli. Hatta hiç yakışmıyor ama ne yapsın sen busun böyle de gidersin demişler. Bizler taşlaşmış yanlışların örnekleriyiz.

Göğü yararcasına yağan şu yağmur çözer ve dağıtır mı bu taşları bilmem.  Her geçen gün        ağırlaşıyorken o taşın darbeleri .

Söyle şimdi süpürgem, ben açmışken içimi sana şimdi nasıl kapatayım. Küçük de olsa bir mutluluk ise seninle dertleşmek, tozu ve telaşı uzaklaştırmak nasıl delilik etmeyeyim.

 Hem kolay mı bir süpürgenin kuvveti ile iyileşmeye çalışmak…

‘ acıları sevgiyle sarılacak olanlara… ‘

BİR EGE HİKAYESİ

 ”Hikaye, hikayeyi doğurdu.”

-Anamın eski (eskiden kasıt ölen)  kocası kim? Dur düşüneyim ha buldum…

Benim babam. 

  Muhabbet tam da bu cümle üzerine,  badem ağaçları çiçek açmaya koyulmuşken, falanca köyün falanca evinde, başlıyorlar anlatmaya… 

Alkolik bir babam varidi, hiç gün görmedik kapısında çoktuk zaten.Kızı olmayan, İzmirli bir aileye, varlıklarından ötürü tuttu verdi babam beni. Giderken ayağımda pabıcım yoğudu. Anca varın beş altı yaşlarında, okula bilen başlamamışım . Sona sona anladıydım babam beni para karşılığına vermiş. Giden de bir ben değilim, etraf köylerden bucak bucak kızlar toplaştık.

Varıp gittiğimiz evi yuvamız bildik. İzmir Alsancakta goca bina bize tahsis. Bahçede bir sürü ağaç. Kızlar gaynaşıp durur içinde. Dediler ki bundan böyle anneniz bu. Şişmanca bir şey. Ben çok ufağım, daha çocuk iken öğretti bana, beni masajcı yaptı annem kendine. Ellerim küçük idi geniş sert omuzlarını gavrayamazdım da sona sona öğrendim masaj şeysini. Amma ben orada iyi yaşadım, çarşıya çıkardık annemle, beni pek severdi, o kilosuna rağmen ayakta dikele dikele beni donatırdı. Hiç olmamışmış kız çocuğu bizi çok severdi. Annem hastalanmaya başladı, dedi benim kıza bulun birisini, Eşrefpaşadan, biri geldi talip oldu. Annem yüzük taktı. Narlıdere’ye gelin çıkacaktım. Yüzüğü taktık daha düğüne var. Hastalık ilerledi öğrendik ki safra kesesinde daş var imiş. Üç oğlu vardı anneciğimin çok zengin olduğundan ölse de para hesabı bize geçse dermiş oğlanlar.  Doktora para yedirip öldürmüşler annemi, sonra biz dağıldık. Gelinlik giydim amma annemin yasından düğün yapmadım.  Ara ara geldi köyden gerçek annem, daha ben kız iken de bakmış görmüş rahatım yerinde üç kere niyetlense de bağrına taşı basıp gitmiş.

Amma babam gözü açık gitmiş bana hasretliğinden, çokça pişman olmuşta, varıp alamamış, o şartı koymuş şişman annem. Demiş ancak evlendiririm geriye dönemezler. Oraya gidesiye adımı da değiştirdim. Köyde Fatma derlerdi, zaten hocada onu okumuş kulama, amma ben İzmir de Ayla’yı seçtim. Bundan sonra herkes Ayla bildi beni. Evlendikten sonra köydeki annem dedi, gel baban gözü açık gitti hasretin büyük. Hepten göçtük, tanıyamadım döndüğümde, sonrada yaşadık işte doğduğumuz yerde…

Ayla’nın hikayesi yanı başında dinleyen teyzenin hikayesini doğurdu hemen oracıkta. Başını şöyle bir salladı, seninki de hikaye mi der gibi. O başladı anlatmaya, ama tembih etti, sen beni düzelt ben Ayla gibi lafçı değilim. Onun hikayesini ben size kıssadan hisseye  anlatayım.

Dokuz köyün ağası derlermiş dedesine, keyfince yaşayan bir adammış. Öyle kolay olmamış dünya’ya  gelişi. Annesi dokuz oğul doğurmuş, dokuzu da ölmüş. Çok sürmüyormuş ömürleri. Bu ağa doğunca hocaya gitmişler, hoca bu oğlanı birine evlatlık verin, sonra  onlardan tekrar satın alın demiş. Aile denileni aynen yapmış. Dokuz ölen oğuldan sonra onuncu bu oğul yaşamış. Tek evlat babanın tüm varlığını sürdürmüş. Çapkınmış, erken yaşta evlenmiş. Ardı ardına üç evladı olmuş. Köylerden birini gezerken daha on dördünde bir kız görmüş, İngiliz sarısı  saçları gök mavisi gözleri varmış pamuk gibi bembeyazmış. Demiş bu kızı isterim. Kızın ailesine haber gitmiş, denilmiş kız daha küçük. Öyle ya da böyle talip olan dokuz köyün ağası, kızın on dördüne mi bakar? O zaman ağa otuz altı yaşında, anlı şanlı düğün yapılmış.

 Gelin gidince ne görsün, evde bir kadın ve üç çocuk.  Çok sürmemiş, kadını bir dert tutmuş, kim bile ne sebepten ölmüş.  Gelin üç evlada birden bakmaya başlamış. Çok geçmemiş o da anne olmuş. Ağa hanımı olduğunu anlamamış ya dur bakalım, evlat da hayır vardır görelim demiş. Kız olduğunu öğrenince üzülmüş. ”Kızların bahtını başkası yazıyor, bak ağaya kendi bahtını kendi yazdı” diye doğan evladına dertlenmiş. Çok geçmemiş bu kez bir oğlan doğurmuş.

 İşte şimdi, ağa karısı ve ağa annesiyim demiş. On beşine  anca varmış ki oğlan attan düşüp ölmüş. Aylarca yasını tutmuş annesi. Demiş yeniden doğuracağım. Bunun acısını bir oğul belki bastırır. Doğmuş ki kız. Ne emzirmiş, ne bakmış yüzüne, sonra sonra merhamet etmişte basmış bağrına. O vakitten sonra yapışmış yakasına hastalık. İflah olmamış daha genç yaşında.

Derken büyük kızı vermişler başka köyden bir zengine, bir yıl anca evli kalmış , bir gece kaçmış. Meğer köyde sevdiği varmış. Fakir diye istememişler sevdiğini. Ne yaptıysa sevdalılar, tutup ayırmışlar. Ağa kızı demiş kocama dönmem, benim sevdiğim budur. Babası ağa sözünü dinletmiş kendince caydırmış kızı, sevdalı bunlar durur mu üç kez kaçmaya kalkışmışlar üçünde de yakalanmışlar. Oğlan demiş gidin isteyin, ailesi o ağa kızı verirler mi sana. Ana babasını eve kilitleyip vermiş ateşe, komşular zor çıkarmış evden, üstüne demişler artık o dul sen bekarsın yakışır mı sana dul kadın?

İki sevdalı, hasretleriyle yana dursun. Ağa kızını bırakmış kocası. Ağa baba, kızı İzmir’e akrabalara yollamış. Tez üç aday getirilmiş karşısına paraları yok ama tahsilleri var. Memur olanı seçmiş kız  azıcık benzetmiş sevdiğine tek sebep o. Evlenip yerleşmişler İzmir’e köydeki oğlan gidenin ardından çekmiş acısını ya onunki de can. 

Sen bekar adamsın yakışır mı sana dul dediklerine hala içerlenirmiş, gidip bulmuş dul bir kadın o da köyde yaşamaya devam etmiş.

                                                                    . . .

Hikaye bu ya , evladın kızı mı hayırlı, erkeği mi?  Babanın içkisi, bir çocuğun kaderini nasıl değiştirir? Varlık anne canına nasıl kıydırır? Ağa olmak her şey demek mi, on dördünde bir kızı sırf güzel diye kendine ikinci eş alasın? Seveni sevdiğine vermemek iş midir, ikisi de bu sevdanın izini sürmez mi sanırsınız? Ayla, Fatma doğup, Ayla olmaktan mutlu.

Ağanın torunu bitirince hikayeyi ya döktüğü göz yaşı. Sorunca sebebini, güzel dinledin pek güzel, ben bir de sana benim hikayemi anlatayım deyip başlaması…

Ama bu hikaye burada biter… belki bir gün, dökülür kalemime onun da hikayesi.

                          ” O günün anısına dursun şuracıkta badem çiçekleri.”

Güneydoğu’da tohumlanan, Ege’de güze tutulan bir hikaye.. hikayenin ikincisi.

esneklik ve ışık

Rüzgarın seyirttiği bir yaprak değiliz.

Kalas gibi dikilip, hatta çakılıp kalmışız hayatın ortasına…

Savrulsak ne olur? Dağılsak mesela ? Kopsak korkularımızdan!

Anladım geç de olsa, sabitliği sevmiyor hayat. Kımılda diyor; yaprak gibi, bulut gibi, rüzgar gibi, su gibi, gölge gibi değiştir yerini.

Esneklik kat ! Dururken sen tam orada çok karanlık her şey küçük bir adım atsan oysa yakalayacaksın ışığı(nı)…

Yuva Kuşu

Her sabah hiç şaşmıyor saati.

Ben alarmım çalıp, pencereye doğru yürüdüğüm her sabah görüyorum onu.

Nasıl diyorum nasıl, ben şu alarm olmasa, uyanamayacağım lanet ölüm uykusundan.

Titriyor beni her gördüğünde, gözüyle inşa ettiği yuvasını gösteriyor ,bir taraftansa,  kabarıyor tüyleri savunmaya geçiyor belli ki.

 Korkma diyorum korkma, şimdi ben senden de zayıfım. Sığındığım bu ev taştan bir ev, yuva değil ki!

Hatta biliyor musun hasetle seyrediyorum seni.

Kimin için bunca telaşın ne için?

 Çok uzun olmayan ömrüne rağmen şu gayretine bir bak.   Minicik kalbin nasıl da coşkuyla atıyor.  Heyecan!  İşte büyük yaşam belirtisi.  Seni fark edeli tam altı gün oldu öncesi ne kadardı bilmem? Gagana sığdırdığın iki üç ot parçacığı ile dünyanın en tehlikeli canlısının  gelip evinin duvarına yuva yapmak! Büyük cesaret.  Ne diye doğada değilsin?

Nasıl da zor bir yer seçmişsin öyle, ancak  isabet ettirebileceğim bir taş yıkabilir  yuvanı. Hayır hayır,  dur bu kötü bir varsayım. Görüyorsun ya  yuvasını inşa eden bir kuşla konuşabilecek kadar yalnız bir adamım ben. Sana baktıkça ne çok şey görüyorum  bir bilsen!  Kibirle ördüğümüz duvarlarımızı, hiç ölmeyecekmiş gibi kuşandığımız yaşam   hırsımızı. Sadece yapmak üzere yapılan ve çoğu zaman yaşanmayan evlerimizi.  

 Bir kahvaltı masası arzuluyorum sevdiklerimle tazecik çayı demlemişiz sadece sevgiden konuşuyoruz düşünsene. Ben çıkmışım bu girdabımdan.  Herkes gibi her şeyi normal yaşıyorum bu hayatta. Heyhat, ne müthiş olurdu. Sonra sen bizim en sadık komşumuz. Zamanla büyüyor yuvan çoğalıyor sayınız. Ve ben sana her baktığımda; kırbaçlıyorum  kibrimi. Bir yuvan olsun evin değil. Emek ve sabırla inşa ettiğin içinde sadece sevgi ile ayakta kalabileceğin bir yuva. Ve sadece mutlu yaşamak üzere kurulu salt bir gerçeklik.

Biliyor musun yuva kuşu, ,insan arkasında bıraktıkları ile mahvolabiliyor. Arkandakiler sana yeni bir yaşam sunamıyor. Bakma öyle, sandığın kadar karmaşık değil bu söylediklerim. Eğer bugün burada beni mutlu eder sandığım, maddi gücüm ise beni bu yalnızlığa sürükleyen bir yerlerde yanlışlık var demek.  O yüzden diyorum arkamdakiler  değil şuan beni kurtaracak olanlar. İkinci kez yaşama gelecek olmam; Bir kuşun yuvası.  Var ettiklerim beni yok ediyormuş ne acı. Sende ki şu sadelik kimse tarafından anlatılmadı bana, soruyorum gördüm de ben mi varamadım farkına?

Neyse.

Açtın zihnimi biraz biraz yumuşar oldu katı yüreğim. Bir kahve yapayım kendime.

Sen yine her sabah benim gördüğüm en güzel manzara ol.

Okuduğum kitapta yazıyordu!

-Doymadın be kardeşim  okumaya, şuraya geliyoruz iki laf edilmiyor.

Affet ağabey, öğrendiklerim henüz iki laf etmeye yetmez.

Soytarıya bak laf cambazlığına başlamış.

-Esaslı cambazlık kitaplarda okumak istersen.

Ne yazıyo lan o kitaplarda…?

Diyor ki;

”Gel biz bir kabukta iki badem içi olalım.(Sadi Şirazi)” Bakar mısın arzuya ? Sonrası sitem;Biz konuşurken sen kaç kez gökyüzüne baktın.  Sevgili veriyor cevabını benim gökyüzüm sensin…

Bunların ki mecazi aşktan sen birde ilahi aşkı gör, yani kitaplar yazmış…

”Sen hiç Zakkumdan bal yapanı gördün mü? Bakıyor şaşkın yok verecek cevabı ekliyor soran, ben gördüm Mevla’dır Mevla...” Sayfa aralanmadan, kapı tıklanmadan, ilk lokma yutulmadan ilk adım atılmadan ne olacağını nereden bilirsin? Sen bilemezsin sorar kim bilir?  Kaderi yazan ! Özünü keşfetmeyen yolunu bulamaz diyor. Nedir o öz ? Mana kalır suret değişir, manadır  öz...

Kalbin sevgi ile doluyken  kine yer bulamaz, bulduğu vakitse solar teninin erguvan rengi. Kin adamı önce soldurur sonrada öldürür.” İlavesi var,Asla zahmet etme zaman daha iyi öldürür.Yani kinden güçlü imiş zaman.

Hakkın sözü bunlar biraz ağır gibi.

-Dünya lisanı var misal derler ki;

”Evrene entegre olmak zorundayız.  Doğada iki tür çözülme vardır,  fiziksel  ve kimyasal.  İnsanda da bir dıştan bir içten.  Üçüncü seçenek yoktur mesela…

Ben bundan bir şey anlamadım oğlum.

Bende anlamaya çalışıyorum ağabey üstüne düşünmek  gerek tabi. Belki bunu anlarsın.

Hiçbir şey öğrenmeden çektiğiniz acı boşuna çekilmiş bir acıdır.

-Tabi benim acılarımdan öğrendiklerim var.

Ne mesela ?

Ok gibi dik  iken yay gibi büker acı seni ”

-Bu sözümü öğrendin?

-Yok bunu ninem derdi benim anladığım her zaman ok gibi olmuyor insan e, yayda da kalmıyor hani.

Güzel ağabey, bir felsefen var yani.

E çok şükür.

Bak bende şunu severim; ”Değişmez sanma sakın, her şey değişir, değişim  ihtiyaç değil zorunluluktur,  kontrol değil akıştır...”

-Niye değişelim oğlum insanın rengi de belli olmalı hani.

Mesele renk değil ağabey hayatın ritmine fikirlere katılmak , olduğun gibi kalmamak.

Nazım’ı  okuyan komünist, Nietzsche  okuyan ateist, Virginia okuyan feminist  olmuyor.  Arabesk dinleyende  isyankar.  Biraz açın zihninizi…

Benim burada anlamadığım isimler oldu .

-Normaldir, yabancı isimler var bunlar düşünce insanları evrensel dille konuşmuşlar onun bunun demiyorlar herkesin diyorlar yazdıklarına .

Arabeskte dinlerim o ayrı.

( Gülüşmeler )

Kitapların dünyası böyle ağabey .Bir kitap olsaydın ne olurdu vurucu cümlen?

Hani şu kamyon arkası yazılar gibi mi?

Olabilir ne yazardın, ne demek isterdin?

Kaderime değil de Vallahi şu feleğe hesap soracağım, talihimi döndürmeyen feleğimdir.

Sağlam laf ettim demi?

Kitapta olsa tutardı bu söz.

İyi ya bizde de bir şeyler var.

Şimdi sana diyeceğim, sen bir cümle değil de destan yazarsın gibi.

-Yok ağabey benimde bir cümlem olur ve o beni özetler;

Başkaları için olan her şey başkadır. Aslonan ise senin için olandır.

Pek bir şey anlamadım ama sen dediysen .

-Herkesin her şeyi anlaması gibi kaygım yok.

Yükün hafif ise  çabuk varırsın menzile.”

Senin olayın bu.  Biz kendi halimize yanalım.

  ”okudukça büyüyor sorgu’m…

artık kavuşalım sevgili…

Duy isterim;

Hüzün dolu şarkılar dinliyorum yine sevgili…

 Ne zaman  dağılacak bu keder bulutları…?

 Bu savaşı bitirelim artık.   Görmüyor  musun cepheler  boşaldı  kimse savurmuyor sitem mermilerini. 

Ateşi  cenk meydanlarında değil, yüreklerimizde  yakalım.

 Uzatmayalım  bahar yakın, yakalayalım  filizlenen  çiçekleri,

 Hatırla söğüt  ağacını yazmıştım  sana..(Kuvvet ve Dayanıklılık)

(biz.) Fırat’ın  kavuşamadığı  kollarında  boğuşmaktan yoruldum,   artık kavuşalım  sevgili…

Bir söz söyle  en sevdiğimden  olsun…

Kaçırma gözlerini, orada olmayı  seviyorsun  biliyorum.

Bak gözlerime  ve söyle sevgili …

Özledim. Biliyorum sen de özledin.

 Çay demledim  yalnız içilmiyor  çık  gel sevgili…

“GÜLİSTAN “

Güzel kadını anlat dediler…Şairden bozma, elinden bir iş gelmeyen, iki güzel kelamdan öte söz edemeyen Meczub’a. Etrafına bakınıp, boğazını temizledi. Başını eğdiği yerden kaldırmadan, titremeden sesi kadın benim varlığımın ispatıdır’ dedi ve çekildi sahneden. Alaycı tayfa elini eline vurup gülüşmeye, böğürürcesine kahkaha atmaya başladı, arkalardan sesler yükseldi. Ön sıradaki zenginler, dar gelen koltuklarında gerindi. Bir iki kişi ancak elini sakalına götürüp düşünceye koyuldu…

Çok sürmedi alaycı tayfa sustu, konuksever sahneye çıkıp iki büklüm, ” efenim işte Meczup, bugün böyle söz edesi tuttu” der demez arkasında bekleyen Zenneyi sahneye davet ederek oradan uzaklaştı. Zenne kıvrıla kıvrıla dönmeye başladı, kah sahnenin ortasında kahsa coşkuyla sahneden savrularak konuklara doğru, sürdüğü koku, hipnoz etkisi yarattı. Bir gevşedi bir gerindi adamlar, acayip sesler gelmeye başlayınca, konuksever bir oh çekebildi. Bu gece de böylece atlatıldı.

Vardı Meczub’un yanına, yemek tasını çekip aldı önünden, ”kalk kalk yok sana yemek ekmek.” Meczup ağzındaki lokmayı yutkunup ”neden efendimiz” dedi. ”Sen adam olmayacaksın, ben seni boşuna mı sokuyorum her Allah’ın günü kadınlar hamamına? Gör o memeleri,gerdanları gel bu doyumsuz it heriflere anlat diye, diyeceğin iki baldır bacak gördüğünü anlatacaksın a deyyus!” Kıçına tekmeyi vurup, savurdu handan dışarı. Kışın dondurucu ayazı, ellerini sokuşturup cebine, hiç ses etmeden yürümeye başladı Meczup.

Az sonra geldi durdu gönlünün kabesine, bu kapı bana bir açılsa dedi, soğuk işleyip ciğerlerine titreyince ancak ayrıldı kapıdan. Solgun bir ışık süzülüyordu camından.

”Ah dedi ne oluyor şimdi o perdenin ardında, ne yapıyor benim dolunayım, dilberim, menekşem, dünya daha tanışmadı senin kokunla, ellerini sarmadı henüz insan bozması eller. Nasıl sarılır o belin, tutsam kırılır ,sarmasam gücenir. Güzellerin güzeli kadın! Seni anlatacağım söz bir dahakine, şiirimle, gazelimle, dert olur bu hasretlik ağıtta yakarım sonuna. Şuracıkta iki adım ötede ama kavuşamam, kavuşamıyorum derim ama hiç belli de etmem yerini, gelir musallat olurlar sonra sana başka gözler ne niyetle bakar tamammül edemem.

Nasıl kıydıysa Kabil Habil’e, nasıl aktıysa ilk kan yeryüzüne, önüme gelenin kanı sulandırır toprağı. O cuma hamam çıkışı, kör eden parlak tenin, iyi ki takınıyorsun o peçeni, iyi ki konuşurken ağzının yanında bitiveren gamzeni görmüyor kimse. Gül kurusu o dudaklardan çıkan tatlı sözlerini iyi ki işitmiyorlar. Hele saçların, gökten toprağa uzanan gürül gürül şelale.. Ya o ellerin, bir bebeğin yumuşaklığı, aşkınsa sıcaklığı.. Uzatıp tutuşturdun gizlice elime sadakanı, ben o hamamın önünde seni dileniyordum seni. Senin sadakan oldum buna da razıyım. Açtım çok aç ama alıp göğsüme bastırdım o paraları sonra öptüm öptüm o kadar çok öptüm ki.

Öğrendim bir sonraki hafta adını, Gülistan Hatun. Güllerin içinden çıkıp gelen, gül diyarının sahibi, güneşin tanı doğumu, kadınların başı ve şahı, hatunların hatunu.”

O gece ilk kez zikrettim ezanlarda adı geçen Tanrıyı dedim sen mi yarattın bu hatunu, bu nasıl bir güzellik. Sen mi kattın o gülüşü o sesi kendinden! Ne diliyor ne istiyorsa ver ona, benden al ona ver iki kalbi, iki ciğeri olsun çok yaşasın hiç ölmesin tüm gebe kadınlar geçip karşısına otursun, öyle güzeller doğursun, ona benzesin kız çocukları, o güldükçe tazelensin ömürler.

Ey yaratıcı, Gülistanı en güzel yaratan Gülistanıma çok özenen ona kıymet veren onu tüm kullardan ayrıcalıklı yaratan, sakın ola ben gibi tutulmaya bir başkası ona, sana kızarım, gücenirim sonra. Gülistan bir bana yazıla şu vakitten sonra bir ola ömrümüz onunla. O beni yar bile bense onu yaratan. Ben onu görene kadardı kendimden geçmişliğim, şimdi ete kemiğe bürünen bir beden, ancak ona kavuşmakla hayat bulacak bir ruhum. Senden diliyorum ey herkesin sesini işiten Tanrı. O handa ki gibi kadın bedenine değer biçenlere düşürme Gülistanımı. Beni onun karşısına çıkacak adam kıl. Beni onun layığı kıl.

Üç hafta üst üste gidemedi hamama, cezalıydı, handa gösteriye de çıkmadı. Sokaklarda aç susuz dolanıp durdu. Ter ki diyar diyordu içinden bir ses. Ama ne mümkün! Gönlün kabesi burada idi, her gece el ayak çekilince geçip ışığın karşısına seher vaktine kadar bekliyordu, seyrediyordu gitmek de neydi?

Derdimi ancak derdi veren anlar dedi, yılmadan umutla her gün her dakika kalbiyle diliyle zikretti, Gülistan’ı. Ona kavuşmanın, karşısına çıkacak bir adam olmanın hayalini kurdu.

Tanrı günün birinde güldürecekti onu, o gün geldi çattı…

Gülistan, üç şehir öteye evlenmek üzere gidiyordu, bu haberi aldı ama içi ferahtı. Onca şey demişti, her gece ağlayıp aşkını anlatmıştı, Tanrıyla pazarlığa oturmuştu hatta. Gülistan’a tutulması boşuna değildi.

Düğün kervanına katıldı, katırların en sonunda, on iki gün yol alıp anca vardılar. Harlandı düğün yemeğinin altı, gelin hamama, damat tıraşa gitti. Üç gün üç gece sonunda, Gülistan bir eş olacaktı artık. İkinci günün sonunda, Damat düğün yemeğinden zehirlendi, yarıp kalabalığı koşturdu Meczup, ”dermanı bendedir, çekilin.” Kucaklayıp, damadı sallamaya,sırtına vurmaya başladı. Midesi yarılırcasına ne varsa boşaldı ağzından, sarardı, üşüdü titremeye tutulup, yere yığıldı. Apar topar götürdüler hekime. Aradan iki gün geçti.

Bulup, getirdiler damadın huzuruna, Kadı’nın oğlu olduğu, gücünden hikmetinden sual olunmayacağı anlatıldı Meczub’a, o ise damadın ölümünü bekliyordu.

Damat kurumuş ağzını aralayıp zorla konuştu; ”canımı kurtardın ama tabipler zehir hala vücutta dediler, sen ne dersin? ”Yarın ki güneş toprağına doğacak talihsiz damat! Senin talihine talibim.”

Ortalığı bir sessizlik sardı.

Damat odada ki herkesi çıkartıp,Meczup ile yalnız kaldı, anlat dedi,Meczup anlattı. O oda da ne konuşuldu, ancak Tanrı bilir. Damat çağırıp, son dileğini söyledi ailesine. Meczup alınıp hamama götürüldü, bir güzel yıkanıp damatlık giydirildi.

Yarım kalan düğün için yeniden kazanların altı harlandı. Üçüncü günün sonunda, at ile süzüle süzüle geldi durdu önünde Gülistan, başını kaldırıp bir göğe bir Gülistana baktı Meczup. Gözünden yaşlar süzülürken, kucaklayıp indirdi onu atından, belini ilk kavrayışım buna kısmetmiş dedi içinden.

Sıkıca tuttu elini,çekip kendine doğru, bir bebek gibi bastırdı göğsüne.

Odaya girdikleri vakit, ikisi de şaşkındı.

Yatağın üzerinde oturan Gülistanın dizleri önüne çöküp, ”ruhuma ruhundan üfle, bedenime can gelsin” dedi…Bir tebessüm etti ki, Gülistan, yüz bin can bağışlandı…

Sardunya’lar…

   Ölümün kabul edilmez sancısıyla boğuşuyordum.  Doğmak , öncesi bilinmez  zamansızlık bir gizemdi, geldik dünyaya  ya ölüm onu bıraksalardı ya irademize, vakitlice ölebilseydi ya herkes…

Mesela  kim ne vakit istiyorsa o zaman ölseydi. Ben çift ölmek isterdim  Asuman’ımla bana da danışılsaydı hatta bize, hazırlanın şu vakitte alınacak canlarınız denseydi.  Olmadı doğmak gibi ölüm de vakitsiz geldi… Sevimsiz, soğuk ve acımasız…



“Avluya vuruyordu sabah güneşi, önce çayı koydum ocağa, atlayıp bisikletime çay kaynayana kadar alıp geldim ekmeği bakkaldan. Küçük hareketlerle tüm marifetimle, dilimleyip ekmekleri incecik, peyniri zeytini sıraladım tabaklara. Çay demini aldı mı yumurta tavasını koyardım hemen…   Mutfaktan yatak odasına tatlı nidalar atıp uyandırıyordum can yoldaşımı, ses gelmeyince bir tık uzatıyordum  olmadı biraz daha ahenk katıyordum. Yok, illa yanıma gel öp de uyandır istiyordu öyle mi. Öyle olsun sultanım.”

İşte tüm bunların yine yaşanacağı bir sabaha uyanmak isterdim. Ne kadar istek cümlelerimiz var şu hayatta. Sonsuz, isteklerimiz kâinatla yarışıyor, ucu bucağı yok. Olmuyor çoğu zaman ya, işte onun için çoğalıyor istekler . Yok, ben uslandım artık, yani azıcık isteklerim var o kadar. Senin olduğun sabahlara  uyanmak istediğim gibi. Ama yok olmuyor dedim ya. Olmuyor.

Asuman gideli yıl değil daha 47 gün oldu alışmaya çalışıyorum. Ben bu sözün bu kadar hazin olduğunu bilmezdim başıma gelene kadar. Yeni bir işe alışmak, yeni koltuğuna alışmak, soğuyan havaya alışmak gibi değil. Artık hiç olmayana alışıyorsun, alışmak zorundasın bir yerde.  Zorluyorum, ama hala alışmaya çalışıyorum kısmındayım hatta girişlerin de daha ilk basamağında.   Ne diyordum ben. İşte özlemini çektiğim sabahlara uyanmak vardı ya olmuyor işte.

Bakkala taze ekmek almaya gitmiyorum, mühim mi tazelik boğazımdan geçmiyor ki ha bayatı ha tazesi ekmek işte karnın doydukça, yok öyle rafadan yumurtalar. Tavayı ocağa oturtmuyorum.  Çayın suyu kaynıyor demini çoktan alıyor acımaya geçiyor da içmek ancak aklıma geliyor. Nidalar yok artık bu evde. Köşe bucak bomboş. Çıt çıkmıyor. İçime akıyor sesim uyanmasam diyorum bazen hem uyanacağım da ne olacak.

Uyanınca her sabah böyle isteksiz, böyle paramparça mutsuz  ve yalnız. Elimle yokluyorum yanımı bozulmamış yastığın, kırışmamış hiç. Zaten pek kibar uyurdun biz uykuya dalana kadar kumrular gibi bakışır mırıldanırdık sonra bizi birbirimize gösteren gözlerle, hep güzel sözler işittiğimiz kulaklarımıza, naif seslerin sahibi ağızlarımıza dokunmanın verdiği güven için ellerimize kalbimize her zerremize şükredip dalardık uykuya. Ne oldu be Asuman’ım şükrümüzü  mü ihmal ettik ne oldu da eksik kaldık, sen orada ben burada?Hani duamızdı inşallah birlikte acı çekmeden aynı anda. Vakitsiz mi dua etmiştik. O kadar inandığımız dualarımız ; Oysa tamdı dualara inancımız.

İşte ben her sabah bunları düşünüyorum. Ayaklandığım vakit anılar hücum ediyor. Balkon kapısı açılmamış görüyorum yaz kış demez oksijen şart der açardın bak kapalı kapılara uyanıyorum. Sonra esintiye karşı gelir şekerleme yapardın, bende çayı ocağa koymak için kalkardım. Kapı açılmadıysa çayı ocağa koymanın ne önemi var.  Saksıda ki çiçeklerin de ben gibi mahzun bükmüşler boyunlarını, senin sesinden bir şeyler fısıldıyorum onlara, vakitlice veriyorum sularını, sardunya’lar filiz vermiş bak görüyor musun, hem de beyaz saksıdakiler  en sevdiğin. Senin gözdendi onlar yaz kış demeden açan, tutkulu hayata sıkı sıkıya sarılmış. Güçlü, anaç bunlar ha bire filizliyor diyordun her renk her rengi süslesin evimizi istiyordun. Hele şu beyaz saksıdaki   gelin gibi süzülüyor yine nazlanıyor bana…

Gelinlerin üzgün Asuman yeni filizlerine rağmen üzgün.

Arada süpürge tutuyorum eve, cadde üstü bu ev tüm toz evde diyerek söyleniyordun hep her gün mutlaka o süpürgenin sesi yankılanıyordu evde. Söylenmiyorum, söylenemiyorum senin gibi ama açıyorum ağır ağır dolaşıyorum tüm evi toz olmuş olmamış senin izlerini takip ediyorum. İyi geliyor bana. Her akşam çöpleri topluyorum çok çöpüm çıkmıyor ama olsun yapıyorum. Sabaha kadar koku yaymasın eve derdin aynını yapıyorum.

Çamaşırları katlayamıyorum senin gibi hele ütü bıraktığın yerde, ona dokunamıyorum bile . Sen ütüleyince güzeldi bu gömlekler üzerim de .  Kirli değiller yahu, ter altı üstü derdim hani. Olur mu öyle bir gün öncesinin izi bu izler arada silinmeli derdin de atardın yıkamaya, işte ben inatla kaçıyorum o silme işinden. Ötesi berisi sen zihnimin ne mümkün silmek hem niye sileyim ne için sileyim. Kucaklaşıp hasretimi gideriyorum onlarla.  Kirli kalsın gömlekler pek mühim değiller artık…

Kahvaltı etmedim Asuman ilaç saatim de geçiyor burada olsan şimdi ne kızardın. Derdin ya niyetin beni bırakıp gitmek mi  ne diye içmiyorsun ilaçlarını. İyi miyim sanıyorsun şimdi?!

Sen de gittiğine göre ne diye içeyim o meretleri? Kızma vallahi inat ettim içmeyeceğim. Gün öğleyi ardından akşamı bulacak. O değil de gece derin gece korkunç sabah gelmiyor. Dönmüyor yelkovan çakılıp kalıyor yerin de. Uyku da tutmuyor üstüne. Oturduğun koltuğuna, bakıyorum tarağına, diş fırçana, çift duran ev terliklerine, mutfakta tezgâhın başında ki sana ben nasıl uyuyayım söyle Asuman.

Çocuklar ararlar sırasıyla aynı cümleleri tekrar eder dururuz yine, geçer babacığım, geçmiyor kızım, iyi misin baba iyidir oğlum kötüye gidiyorum aslında. Bir eksiğin var mı dedeciğim, var lakin o eksiğin tedariki yok be evlat. İşte böyle  ben böyleyim. Biz böyleyiz.

Sardunya’lar gibiyim. En sevdiğin. Ama saksısından sökülmüş, toprağı silkelenmiş. Suyu çekilmiş, güneşten uzak karanlık bir köşeye bırakılmış. Öyle işte… Kötüleşen bir sardunya…

O AN


      Onu ilk kez, baharı kutlama festivalinde gördüm. Elinde kurabiyeler konuklara dağıtıyordu. Gülerken, yanağında beliren gamzeden alamıyordum kendimi, sürekli gülüyor, gülümsüyordu. Dudaklarının yanında başlayan gülücükler gözlerine, gözlerinden şakaklarına, oradan dalgalı saçlarına varıyordu. Saçlarının her teli ışıl ışıldı sanki. Yanına doğru yürümeye başladım, niyetim ona yakın durmaktı.  Elindeki kurabiyelerden bana da uzatmasını istiyordum, o an yakalayabilirdim gözlerini.  Bir adım daha atıp hemen yanında durdum, evet başını çevirdiği an karşısındaydım.

  O an, birisi seslendi, buda nereden çıkmıştı şimdi. İki adım ötemdeki kişinin yanına gidiyordu; ama bu gidiş o kadar uzun sürdü ki, zihnim geri dönmeyeceğini zonklayıp durdu.  Ama kalbim, başını geri çevirdiği vakit gözlerinin gözlerime çarpacağını söylüyordu. Hangisi olacaktı? Ve uzaklaştı, başka başka birileri derken gözden kayboldu. Bu fırsatı kaçırmıştım. Ama pes etmek yoktu. Uzaklarda gözlerim onu arayıp durdu.

Gün batımından sonra, kamp kuranlar için, ateş yakılmaya başlanmıştı. Festival devam ediyordu…

Onu bu kez ateşin başında, kahve yaparken gördüm. Saçlarını tepesin de toplamış, yine gülücükler saçarak kahvesini yapıyordu. Sağlam bir kampçı olduğunu fark ettim. Ve dönüp kendime baktım. Ben doğaya uzak, tembel, üstü başı kirlenmeyen, neredeyse dizi bükülmeyen bir adamım.

Ama bir şey olmalıydı, zıt kutupları bir araya getiren o kıvılcım beni de bulmalıydı.  Kamp ateşinde kahve; o ve ben çılgınca, evet biz tam olarak bu olabilirdik. Ben aracımın ön koltuğunda onu izleyip bunları düşünürken ne kadar mümkündü acaba? Ona göre bir yabancı, aslında, cesareti olmayan bir korkağım. Buradan hemen ayrılmalıyım bu duruma dayanamıyorum.

Elinde kurabiye tepsileri, kamp ateşin de kahve yapan o kızı unutamıyorum. Aradan iki ay hatta daha fazla zaman geçti.  Onun hayali ile yaşıyorum, birlikte uyanıyor; kahvaltı ediyor, onu işe bırakıyor, akşam için bir şeyler planlıyor, hatta hafta sonları ormana bazen uzaklara kampa gidiyoruz.  Acımasız bir hayaldi bu, aşırı derece hissedilen ama aslı olmayan, dokunduğunda yanında olmayan aslında hiç olmayan. Bunu bana, ona, bize yapmamalıyım.

Büyük uğraşlar sonunda ortak bir arkadaşımız olduğunu, onun doğum günü için partiye katılacağını öğrendim. Tam fırsattı, artık ne olacaksa olmalıydı. Elimden gelenin daha fazlası için dahice planlar kurmaya başladım.

Hazırdım, partiye gidecek, doğum günü pastası gelmeden önce, ona söylemem gereken her şeyi söyleyecektim. Oradaydım, acayip heyecanlı, selam verenleri dahi tanıyamayacak kadar heyecanlı. Dışarısı içerisi deli gibi dolanıp durdum, görünürde yoktu, uzun sürede kapının girişin de bekledim. Sürekli olarak beynim ve kalbim yer değiştiriyordu. Gelmeyecek, bekleme. Saçmalama tabi ki gelecek, sen neler konuşacağını hatırla. Berbat bir haldeyim. Daha fazla dayanamayacağım.

Evet, ayrılıyorum. Doğum günü kızının yanına gidip onu kutluyorum. Hayır gidemezsin pastam geliyor diyor. Lanet pasta kötü zamanlama.  Olduğum yere çakılıyorum.

Her şeyi ama her şeyi unuttuğum o an, karşımda, sanki bana doğru geliyor, az sonra boynuma sarılıp geciktiğim için üzgünüm sevgilim diyecek gibi.  Evrenin bütün güçleri hepiniz birleşip bunu neden benim için yapmıyorsunuz ki?

Yürümeye başlıyor, bu fırsatı kaçırmayacağım kampçı kız, hızlı adımlarla tam önüne geçip, karşısına dikiliyorum. Gözleri, alt üst oldum bunu beklemiyordum. Menekşenin tomurcuklarına birer damla bal oturtulmuş sanki, biraz gün doğumu, biraz gün batımı öyle alıp götüren türden. Ne söyleyecektim ben, planladığım tüm o cümleler neredeler. Yoklar, belki de hiç olmadılar. Olmamalıydılar. Gülümseyerek başını sallıyor.

“Uzun zamandır benimle ilgilenmiyorsun.”  Tam olarak söyleyebildiğim cümle bu. Gülmeye başlıyor, doğru cümlemi bu ne yaptım şimdi ben?

Koluma girip, “Hadi o kocaman pastadan yiyelim” diyor. Saatler sonra ancak kendimi anlatmayı başardım. Masadayız, yan yana. Bana “Seninle ilgileneceğim” dedi.Buraya da hiç susmayan beni dinlediği için yorgun düşmüş bir sevgili anısı bırakalım.

Bitmeyen o an..

Uzaklardaki Ev

Dört oğul, Dünya’nın bucak bucak dört bir köşesine yayıldılar; nar gibi, çil yavrusu gibi.

İki ezeli ölüm, onları bir araya getiremedi. Ölüler toprağa kavuştu, gözleri arkada, elleri mezarın dışında… Faniliklerini unutmuşçasına tutuştu dört oğul dünya sevdasına. Dördü de kendinden geçmiş, dördü de asıllarından bihaber…

Yaşlı adam, iki büklüm odun kırıyordu, az ötesin de elinde bir tepsi, tepsinin içinde iki çay ve az dilimlenmiş limonla, adamdan daha yaşlı kadın belirdi. Usul usul yanaşıp yanına önce tepsiyi bıraktı. Ardından, duvardan güç alarak saldı kendini yere.
Oturduğu vakit gözleriyle konuştu, anlamıştı ki yaşlı adam, uzanıp tepsiyi aldı duvardan.  Tepsiyle birlikte yanaştı kadının yanına.
Hiç söz etmeden yudumlamaya başladılar çaylarını, uzaklara; çok uzaklara bakarken gözleri, ikisi de bir iç çekti. Çaylar bitince, yavaştan giriştiler işe, güçleri yettiğince birer ikişer akşam karanlığına kadar ancak taşıdılar odunları.
Her zamanki gibi, bütün odaların ışıklarını yaktılar, mutfağa geçip, kavrulmuş ıspanağı kuş kadar midelerine, belki on, belki yirmi ,belki de otuz kere çiğneyerek yuttular. Yemeği aceleye getirmenin lüzumu yoktu. İkisi birlikte doyup, aynı zamanda masadan kalktılar. Masayı birlikte toplayıp, bulaşığı birlikte yıkadılar.

Mutfaktan çıkınca, vurulma ihtimali düşük kapıya baktılar önce, sonra başka bir ihtimal yahut hayal ile yukarı kata çıkan merdivenlere. Boynunu büküp yaşlı adam geçti oturma odasına, ardından sessizce, tam karşısına, öteki camın önüne geçip oturdu yaşlı kadın.
Elindeki tespihi çevirmeye başladı, her imameye geldikçe eğilip eğilip anlamsızca bakıyordu yaşlı adam. Tam karşısında oturan eşi, sırtını yastığa dayamış, katladığı için açılmakta zorlandığı sol dizini ovuşturuyordu. Göz ucuyla yakaladı eşinin acısını yaşlı adam. Tam kalkıyordu ki eliyle otur der gibi, durdurdu eşi onu. Yaşlı adam dinlemedi, yavaşça doğruldu, iki adım ötesinde ki yoldaşının dizinin dibine gelip başını eğdi. Elini çektirmeden, koyarak elini elinin üstüne, birlikte açtılar dizinin düğümünü.
Yüzünde bin şükranla, tebessüm etti kadın. Gidip ilaçlarını getirdi yaşlı adam, bardaktaki su titrerken bekledi ayaküstü, ayrı ayrı üç ilacı da suyunu yudumlayarak içti kadın. Sonra boşalan bardağa; içmek için, kendi suyunu koyup geçti yeniden köşesine yaşlı adam.
Bu kez almadı eline tespihini, yanı başında duran takvime baktı önce, uzanıp aldı. Sonra, getirip gözünün önüne mırıldar gibi okudu. Dört Kasım Çarşamba. “Sabır; Yüzünü ekşitmeden, acıyı yudum yudum içine sindirmektir, Ne güzel demiş Cüneyd-i Bağdadi “. Bu söz üzere uzaklara daldırdılar gözlerini, hiç kırpmadan kirpiklerini, hiç konuşmadan.
Vakitsiz değil, pek yerin de gelen yağmurla birlikte, biraz daha yaklaştılar cama. Şimşeğin hiddetli sesi, önce kulaklarını, sonra iki katlı boş evin odalarını tek tek sıyırıp geçti. Rüzgâr şiddetini gösterdi bu kez, ötelerin ışıkları söndü evvela, çok sürmedi pır diye yok oldu tepedeki lambanın feri. Yok gibiydiler evin içinde, şimşek, karanlık, yağmur. Hangisi kimsesizlikleri kadar korkutabilirdi onları.
Göğün onlara sunduğu son marifetiydi belki de. Yağmur, yön değiştirip camlara doğru vurmaya başladı bu kez. Güçlü ama camı delip geçmeyen yağmur tanecikleri, gözlerinden süzülüyordu bu kez. Derin vuruşlar yaparak yüreklerine, bir bir dökülüyordu yaşlar. Küçük bir ses kapladı odanın içini. Kimdendi bu ses, neyin sesiydi? Dünya’nın dört bir yanına yankılanır mıydı bu ses bilinmez?