Sardunya’lar…

   Ölümün kabul edilmez sancısıyla boğuşuyordum.  Doğmak , öncesi bilinmez  zamansızlık bir gizemdi, geldik dünyaya  ya ölüm onu bıraksalardı ya irademize, vakitlice ölebilseydi ya herkes…

Mesela  kim ne vakit istiyorsa o zaman ölseydi. Ben çift ölmek isterdim  Asuman’ımla bana da danışılsaydı hatta bize, hazırlanın şu vakitte alınacak canlarınız denseydi.  Olmadı doğmak gibi ölüm de vakitsiz geldi… Sevimsiz, soğuk ve acımasız…



“Avluya vuruyordu sabah güneşi, önce çayı koydum ocağa, atlayıp bisikletime çay kaynayana kadar alıp geldim ekmeği bakkaldan. Küçük hareketlerle tüm marifetimle, dilimleyip ekmekleri incecik, peyniri zeytini sıraladım tabaklara. Çay demini aldı mı yumurta tavasını koyardım hemen…   Mutfaktan yatak odasına tatlı nidalar atıp uyandırıyordum can yoldaşımı, ses gelmeyince bir tık uzatıyordum  olmadı biraz daha ahenk katıyordum. Yok, illa yanıma gel öp de uyandır istiyordu öyle mi. Öyle olsun sultanım.”

İşte tüm bunların yine yaşanacağı bir sabaha uyanmak isterdim. Ne kadar istek cümlelerimiz var şu hayatta. Sonsuz, isteklerimiz kâinatla yarışıyor, ucu bucağı yok. Olmuyor çoğu zaman ya, işte onun için çoğalıyor istekler . Yok, ben uslandım artık, yani azıcık isteklerim var o kadar. Senin olduğun sabahlara  uyanmak istediğim gibi. Ama yok olmuyor dedim ya. Olmuyor.

Asuman gideli yıl değil daha 47 gün oldu alışmaya çalışıyorum. Ben bu sözün bu kadar hazin olduğunu bilmezdim başıma gelene kadar. Yeni bir işe alışmak, yeni koltuğuna alışmak, soğuyan havaya alışmak gibi değil. Artık hiç olmayana alışıyorsun, alışmak zorundasın bir yerde.  Zorluyorum, ama hala alışmaya çalışıyorum kısmındayım hatta girişlerin de daha ilk basamağında.   Ne diyordum ben. İşte özlemini çektiğim sabahlara uyanmak vardı ya olmuyor işte.

Bakkala taze ekmek almaya gitmiyorum, mühim mi tazelik boğazımdan geçmiyor ki ha bayatı ha tazesi ekmek işte karnın doydukça, yok öyle rafadan yumurtalar. Tavayı ocağa oturtmuyorum.  Çayın suyu kaynıyor demini çoktan alıyor acımaya geçiyor da içmek ancak aklıma geliyor. Nidalar yok artık bu evde. Köşe bucak bomboş. Çıt çıkmıyor. İçime akıyor sesim uyanmasam diyorum bazen hem uyanacağım da ne olacak.

Uyanınca her sabah böyle isteksiz, böyle paramparça mutsuz  ve yalnız. Elimle yokluyorum yanımı bozulmamış yastığın, kırışmamış hiç. Zaten pek kibar uyurdun biz uykuya dalana kadar kumrular gibi bakışır mırıldanırdık sonra bizi birbirimize gösteren gözlerle, hep güzel sözler işittiğimiz kulaklarımıza, naif seslerin sahibi ağızlarımıza dokunmanın verdiği güven için ellerimize kalbimize her zerremize şükredip dalardık uykuya. Ne oldu be Asuman’ım şükrümüzü  mü ihmal ettik ne oldu da eksik kaldık, sen orada ben burada?Hani duamızdı inşallah birlikte acı çekmeden aynı anda. Vakitsiz mi dua etmiştik. O kadar inandığımız dualarımız ; Oysa tamdı dualara inancımız.

İşte ben her sabah bunları düşünüyorum. Ayaklandığım vakit anılar hücum ediyor. Balkon kapısı açılmamış görüyorum yaz kış demez oksijen şart der açardın bak kapalı kapılara uyanıyorum. Sonra esintiye karşı gelir şekerleme yapardın, bende çayı ocağa koymak için kalkardım. Kapı açılmadıysa çayı ocağa koymanın ne önemi var.  Saksıda ki çiçeklerin de ben gibi mahzun bükmüşler boyunlarını, senin sesinden bir şeyler fısıldıyorum onlara, vakitlice veriyorum sularını, sardunya’lar filiz vermiş bak görüyor musun, hem de beyaz saksıdakiler  en sevdiğin. Senin gözdendi onlar yaz kış demeden açan, tutkulu hayata sıkı sıkıya sarılmış. Güçlü, anaç bunlar ha bire filizliyor diyordun her renk her rengi süslesin evimizi istiyordun. Hele şu beyaz saksıdaki   gelin gibi süzülüyor yine nazlanıyor bana…

Gelinlerin üzgün Asuman yeni filizlerine rağmen üzgün.

Arada süpürge tutuyorum eve, cadde üstü bu ev tüm toz evde diyerek söyleniyordun hep her gün mutlaka o süpürgenin sesi yankılanıyordu evde. Söylenmiyorum, söylenemiyorum senin gibi ama açıyorum ağır ağır dolaşıyorum tüm evi toz olmuş olmamış senin izlerini takip ediyorum. İyi geliyor bana. Her akşam çöpleri topluyorum çok çöpüm çıkmıyor ama olsun yapıyorum. Sabaha kadar koku yaymasın eve derdin aynını yapıyorum.

Çamaşırları katlayamıyorum senin gibi hele ütü bıraktığın yerde, ona dokunamıyorum bile . Sen ütüleyince güzeldi bu gömlekler üzerim de .  Kirli değiller yahu, ter altı üstü derdim hani. Olur mu öyle bir gün öncesinin izi bu izler arada silinmeli derdin de atardın yıkamaya, işte ben inatla kaçıyorum o silme işinden. Ötesi berisi sen zihnimin ne mümkün silmek hem niye sileyim ne için sileyim. Kucaklaşıp hasretimi gideriyorum onlarla.  Kirli kalsın gömlekler pek mühim değiller artık…

Kahvaltı etmedim Asuman ilaç saatim de geçiyor burada olsan şimdi ne kızardın. Derdin ya niyetin beni bırakıp gitmek mi  ne diye içmiyorsun ilaçlarını. İyi miyim sanıyorsun şimdi?!

Sen de gittiğine göre ne diye içeyim o meretleri? Kızma vallahi inat ettim içmeyeceğim. Gün öğleyi ardından akşamı bulacak. O değil de gece derin gece korkunç sabah gelmiyor. Dönmüyor yelkovan çakılıp kalıyor yerin de. Uyku da tutmuyor üstüne. Oturduğun koltuğuna, bakıyorum tarağına, diş fırçana, çift duran ev terliklerine, mutfakta tezgâhın başında ki sana ben nasıl uyuyayım söyle Asuman.

Çocuklar ararlar sırasıyla aynı cümleleri tekrar eder dururuz yine, geçer babacığım, geçmiyor kızım, iyi misin baba iyidir oğlum kötüye gidiyorum aslında. Bir eksiğin var mı dedeciğim, var lakin o eksiğin tedariki yok be evlat. İşte böyle  ben böyleyim. Biz böyleyiz.

Sardunya’lar gibiyim. En sevdiğin. Ama saksısından sökülmüş, toprağı silkelenmiş. Suyu çekilmiş, güneşten uzak karanlık bir köşeye bırakılmış. Öyle işte… Kötüleşen bir sardunya…

O AN


      Onu ilk kez, baharı kutlama festivalinde gördüm. Elinde kurabiyeler konuklara dağıtıyordu. Gülerken, yanağında beliren gamzeden alamıyordum kendimi, sürekli gülüyor, gülümsüyordu. Dudaklarının yanında başlayan gülücükler gözlerine, gözlerinden şakaklarına, oradan dalgalı saçlarına varıyordu. Saçlarının her teli ışıl ışıldı sanki. Yanına doğru yürümeye başladım, niyetim ona yakın durmaktı.  Elindeki kurabiyelerden bana da uzatmasını istiyordum, o an yakalayabilirdim gözlerini.  Bir adım daha atıp hemen yanında durdum, evet başını çevirdiği an karşısındaydım.

  O an, birisi seslendi, buda nereden çıkmıştı şimdi. İki adım ötemdeki kişinin yanına gidiyordu; ama bu gidiş o kadar uzun sürdü ki, zihnim geri dönmeyeceğini zonklayıp durdu.  Ama kalbim, başını geri çevirdiği vakit gözlerinin gözlerime çarpacağını söylüyordu. Hangisi olacaktı? Ve uzaklaştı, başka başka birileri derken gözden kayboldu. Bu fırsatı kaçırmıştım. Ama pes etmek yoktu. Uzaklarda gözlerim onu arayıp durdu.

Gün batımından sonra, kamp kuranlar için, ateş yakılmaya başlanmıştı. Festival devam ediyordu…

Onu bu kez ateşin başında, kahve yaparken gördüm. Saçlarını tepesin de toplamış, yine gülücükler saçarak kahvesini yapıyordu. Sağlam bir kampçı olduğunu fark ettim. Ve dönüp kendime baktım. Ben doğaya uzak, tembel, üstü başı kirlenmeyen, neredeyse dizi bükülmeyen bir adamım.

Ama bir şey olmalıydı, zıt kutupları bir araya getiren o kıvılcım beni de bulmalıydı.  Kamp ateşinde kahve; o ve ben çılgınca, evet biz tam olarak bu olabilirdik. Ben aracımın ön koltuğunda onu izleyip bunları düşünürken ne kadar mümkündü acaba? Ona göre bir yabancı, aslında, cesareti olmayan bir korkağım. Buradan hemen ayrılmalıyım bu duruma dayanamıyorum.

Elinde kurabiye tepsileri, kamp ateşin de kahve yapan o kızı unutamıyorum. Aradan iki ay hatta daha fazla zaman geçti.  Onun hayali ile yaşıyorum, birlikte uyanıyor; kahvaltı ediyor, onu işe bırakıyor, akşam için bir şeyler planlıyor, hatta hafta sonları ormana bazen uzaklara kampa gidiyoruz.  Acımasız bir hayaldi bu, aşırı derece hissedilen ama aslı olmayan, dokunduğunda yanında olmayan aslında hiç olmayan. Bunu bana, ona, bize yapmamalıyım.

Büyük uğraşlar sonunda ortak bir arkadaşımız olduğunu, onun doğum günü için partiye katılacağını öğrendim. Tam fırsattı, artık ne olacaksa olmalıydı. Elimden gelenin daha fazlası için dahice planlar kurmaya başladım.

Hazırdım, partiye gidecek, doğum günü pastası gelmeden önce, ona söylemem gereken her şeyi söyleyecektim. Oradaydım, acayip heyecanlı, selam verenleri dahi tanıyamayacak kadar heyecanlı. Dışarısı içerisi deli gibi dolanıp durdum, görünürde yoktu, uzun sürede kapının girişin de bekledim. Sürekli olarak beynim ve kalbim yer değiştiriyordu. Gelmeyecek, bekleme. Saçmalama tabi ki gelecek, sen neler konuşacağını hatırla. Berbat bir haldeyim. Daha fazla dayanamayacağım.

Evet, ayrılıyorum. Doğum günü kızının yanına gidip onu kutluyorum. Hayır gidemezsin pastam geliyor diyor. Lanet pasta kötü zamanlama.  Olduğum yere çakılıyorum.

Her şeyi ama her şeyi unuttuğum o an, karşımda, sanki bana doğru geliyor, az sonra boynuma sarılıp geciktiğim için üzgünüm sevgilim diyecek gibi.  Evrenin bütün güçleri hepiniz birleşip bunu neden benim için yapmıyorsunuz ki?

Yürümeye başlıyor, bu fırsatı kaçırmayacağım kampçı kız, hızlı adımlarla tam önüne geçip, karşısına dikiliyorum. Gözleri, alt üst oldum bunu beklemiyordum. Menekşenin tomurcuklarına birer damla bal oturtulmuş sanki, biraz gün doğumu, biraz gün batımı öyle alıp götüren türden. Ne söyleyecektim ben, planladığım tüm o cümleler neredeler. Yoklar, belki de hiç olmadılar. Olmamalıydılar. Gülümseyerek başını sallıyor.

“Uzun zamandır benimle ilgilenmiyorsun.”  Tam olarak söyleyebildiğim cümle bu. Gülmeye başlıyor, doğru cümlemi bu ne yaptım şimdi ben?

Koluma girip, “Hadi o kocaman pastadan yiyelim” diyor. Saatler sonra ancak kendimi anlatmayı başardım. Masadayız, yan yana. Bana “Seninle ilgileneceğim” dedi.Buraya da hiç susmayan beni dinlediği için yorgun düşmüş bir sevgili anısı bırakalım.

Bitmeyen o an..

Uzaklardaki Ev

Dört oğul, Dünya’nın bucak bucak dört bir köşesine yayıldılar; nar gibi, çil yavrusu gibi.

İki ezeli ölüm, onları bir araya getiremedi. Ölüler toprağa kavuştu, gözleri arkada, elleri mezarın dışında… Faniliklerini unutmuşçasına tutuştu dört oğul dünya sevdasına. Dördü de kendinden geçmiş, dördü de asıllarından bihaber…

Yaşlı adam, iki büklüm odun kırıyordu, az ötesin de elinde bir tepsi, tepsinin içinde iki çay ve az dilimlenmiş limonla, adamdan daha yaşlı kadın belirdi. Usul usul yanaşıp yanına önce tepsiyi bıraktı. Ardından, duvardan güç alarak saldı kendini yere.
Oturduğu vakit gözleriyle konuştu, anlamıştı ki yaşlı adam, uzanıp tepsiyi aldı duvardan.  Tepsiyle birlikte yanaştı kadının yanına.
Hiç söz etmeden yudumlamaya başladılar çaylarını, uzaklara; çok uzaklara bakarken gözleri, ikisi de bir iç çekti. Çaylar bitince, yavaştan giriştiler işe, güçleri yettiğince birer ikişer akşam karanlığına kadar ancak taşıdılar odunları.
Her zamanki gibi, bütün odaların ışıklarını yaktılar, mutfağa geçip, kavrulmuş ıspanağı kuş kadar midelerine, belki on, belki yirmi ,belki de otuz kere çiğneyerek yuttular. Yemeği aceleye getirmenin lüzumu yoktu. İkisi birlikte doyup, aynı zamanda masadan kalktılar. Masayı birlikte toplayıp, bulaşığı birlikte yıkadılar.

Mutfaktan çıkınca, vurulma ihtimali düşük kapıya baktılar önce, sonra başka bir ihtimal yahut hayal ile yukarı kata çıkan merdivenlere. Boynunu büküp yaşlı adam geçti oturma odasına, ardından sessizce, tam karşısına, öteki camın önüne geçip oturdu yaşlı kadın.
Elindeki tespihi çevirmeye başladı, her imameye geldikçe eğilip eğilip anlamsızca bakıyordu yaşlı adam. Tam karşısında oturan eşi, sırtını yastığa dayamış, katladığı için açılmakta zorlandığı sol dizini ovuşturuyordu. Göz ucuyla yakaladı eşinin acısını yaşlı adam. Tam kalkıyordu ki eliyle otur der gibi, durdurdu eşi onu. Yaşlı adam dinlemedi, yavaşça doğruldu, iki adım ötesinde ki yoldaşının dizinin dibine gelip başını eğdi. Elini çektirmeden, koyarak elini elinin üstüne, birlikte açtılar dizinin düğümünü.
Yüzünde bin şükranla, tebessüm etti kadın. Gidip ilaçlarını getirdi yaşlı adam, bardaktaki su titrerken bekledi ayaküstü, ayrı ayrı üç ilacı da suyunu yudumlayarak içti kadın. Sonra boşalan bardağa; içmek için, kendi suyunu koyup geçti yeniden köşesine yaşlı adam.
Bu kez almadı eline tespihini, yanı başında duran takvime baktı önce, uzanıp aldı. Sonra, getirip gözünün önüne mırıldar gibi okudu. Dört Kasım Çarşamba. “Sabır; Yüzünü ekşitmeden, acıyı yudum yudum içine sindirmektir, Ne güzel demiş Cüneyd-i Bağdadi “. Bu söz üzere uzaklara daldırdılar gözlerini, hiç kırpmadan kirpiklerini, hiç konuşmadan.
Vakitsiz değil, pek yerin de gelen yağmurla birlikte, biraz daha yaklaştılar cama. Şimşeğin hiddetli sesi, önce kulaklarını, sonra iki katlı boş evin odalarını tek tek sıyırıp geçti. Rüzgâr şiddetini gösterdi bu kez, ötelerin ışıkları söndü evvela, çok sürmedi pır diye yok oldu tepedeki lambanın feri. Yok gibiydiler evin içinde, şimşek, karanlık, yağmur. Hangisi kimsesizlikleri kadar korkutabilirdi onları.
Göğün onlara sunduğu son marifetiydi belki de. Yağmur, yön değiştirip camlara doğru vurmaya başladı bu kez. Güçlü ama camı delip geçmeyen yağmur tanecikleri, gözlerinden süzülüyordu bu kez. Derin vuruşlar yaparak yüreklerine, bir bir dökülüyordu yaşlar. Küçük bir ses kapladı odanın içini. Kimdendi bu ses, neyin sesiydi? Dünya’nın dört bir yanına yankılanır mıydı bu ses bilinmez?

Konuşalım istiyorum…

Konuşalım istiyorum seninle, hakikatli bir konuşma olsun.

Masada oturanlar yüreklerimiz, sözcükler gözlerimiz…

Konuşalım mı sevgili, öz benliğimizle, o bu şu kalıplaşmış her şey bizden uzak, arınalım korku ve beklentilerden.

Salt aşkı konuşalım, sarılıp kaynaşan harmanlanan, sonra harmanı ateşleyen, yanan yanan ve bir daha yanan.

Sonra külleriyle demlenen. İşte o aşkı konuşalım. Konuşmaya başladığımız vakit, konuşabilmeye başladığımız vakit, aşka ömür biçeceğiz sevgili…

” Ayna “

Ayna’nın karşısına geçip konuşmaya başladı son günlerde.

Öyle ulu orta üstelik!!!

Gözlerimizi kocaman açmış onu seyrediyoruz. Umurunda değiliz. Öyle cümleler kuruyor ki kulak tıkıyoruz artık. Çok değil on dakika sürüyor bu seansı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi, ”yemekte ne var” diyor.

Hayır dayanamayıp sorduk;

-neden odan da yapmıyorsun bu işi?

-hangi işi?

– canım şu aynayla konuşma işini,

-haa şu mesele (sırıtarak) salonun ortasında bu canım ayna dururken ayıp olmaz mı odama geçmem. Üstelik tüm örtülü gerçekleri o görüyor, hem belki sizde feyiz alırsınız sıraya koyarız bu işi.

Gülüyor densiz herif.

Ne olduysa yurt dışı gezisinden sonra oldu. Bilmem ne çalışması için, Paraguay’a gitti yahu memleketin ismi yeter sonra geldi bir alem bizim oğlan. Otuz iki yılın gülüşünü toplamış yüzüne ne desek gülüyor, o gömleği ütülemedim gülüyor, yok bu kez içine tereyağı koyamadım gülüyor, o taksiti bu ay sen ödeyiver gülüyor. Hayır ne olabilir ki hangi sihirli değnek dokundu bilmem. Ben yıllarca yontamadım bu sivrilikleri çocuk peyder pey yeniliyor kendini.

Şu ayna meselesinden önce bir pot kırdı ki sormayın, ben öyle diyorum tabi ama ona sorsanız çok başka başka cümlelerle açıklıyor. İki kat aşağımızda genç bir dul hanım oturuyor ne yalan söyleyeyim acayip güzel, kadınlığımla hayranım ona. Meğer bizim oğlan tam altı yıldır aşıkmış bu kadına, hayır adam görevde ölmese bizim oğlanın işi bu ölümde diyeceğim ama talihsiz adam öyle trajikomik gitmiş ki neyse konuyu dağıtmayayım.

İki yıldır dul hanımcağız, ”evlenmem ne lüzum var ki” demişti bir kere laf arasında. Bizimki yatmış kalkmış kadını dilemiş ama cesaret edememiş tabi. E, bir de oğlu var sekiz dokuz yaşlarında bir şey. Gelir gelmez çat kapı gitmiş kadına bu, demiş böyle böyle altı yıl iyi sabrettim, hazır engelimiz de yok ne dersin? Daha ne laf etti bilmem bize özet geçtiği bu. Kadıncağız usulünce olsun gönder annenleri demiş. Neyse, şimdi nişanlılar bizi de tesiri altına aldı ki takıverdik yüzükleri, gel gelim şu ayna meselesine. Karşısınına geçip bülbül gibi şakıyor mübarek. Bana dokundurdu geçenlerde.

”Öyle işte sevgili ayna, annem göğüsleri çok sarkacağından korkup beni daha 4 aylıkken sütten kesmiş ya sen bunu biliyor muydun? ” Kaçacak delik aradım. Yalan yok bu doğru gençlik belki de cahillik. Evin içinde, kimde ne var ne yok dökülüp saçılıyor her gün. Sır perdeleri kalkıyor bir bir. Meğer neler gizlermişiz birbirimizden. Rahatsız oluyoruz ama bir taraftan da rahatlıyoruz. Hepimiz aynı anda yahu sen ne eğitimi aldın orada diyoruz ”aydınlandım işte sizi de aydınlatıyorum ya” diyor. Ayna’ya kusmak mıymış ne ise bu iş vallahi hepimizi epey bi yüreklendirdi.

Geçenlerde karşısında buldum kendimi, sık sık huzur evine gitme yalanını artık itiraf edeyim de bir rahatlayayım. Hayır ikinci baharı yaşamak ne diye ayıp olsun canım. Cümlemi bitirmeye varmadı bitiverdi oğlan yanımda.

”Hayır zaten sizi çay bahçesinde görmüştüm anne ama olsun ayna seni de aydınlatıyor.”O değilde, aynanın bir gün çatlayacağından korkuyorum…

(:

Tatlı bir ” The Liebster Award” rüzgarı esiyor, hadi hayırlısı…

Sayfasında gezdim, gördüm ve yazdım diyen Sevgili alevin Alev Abla’nın yazılarını okurken denk geldim adımın geçtiğine meğer aday gösterilmiş. İki güne ancak dindi heyecanım bu bir ilk çünkü ve yazmaya ancak koyuldum. Yazmama yardımcı olacak tüm bilgileri sağladığı için Alev Abla’ ya buradan tekrar teşekkür ediyorum.

Adaylık zincirleme bir ağ ve bağ ile yayılıyor, böylelikle herkes birbirini biraz daha fazla tanıma şansı yakalıyor. Sorular var ki heyecan verici. Şimdi Adaylık için duyurulması gereken o kurallara bir bakalım;

The Liebster Blogger Ödülü Adaylığı için Kurallar:

1-Sizi aday gösteren kişiye teşekkür edin ve başkalarının bulabilmesi için bloglarına bir bağlantı sağlayın.

2-Sizi aday gösteren blog yazarı tarafından sorulan soruları yanıtlayın.

3-Diğer blog yazarlarını aday gösterin ve onlara 11 yeni soru sorun.

4-Blog gönderilerinden birine yorum yaparak adayları bu konuda bilgilendirin.

5-Kuralları listeleyin ve yayınınızda ve / veya blog sitenizde bir Liebster Blogger Ödülü logosu gösterin.

Adaylığı ve ödülü kavramları sinema, bilim, kitap dünyasından sıkça hatırlarız. Blogun adayı ödülü mü olur demeyelim artık zira ilk başta ben demiştim. (: Motive edici bir tanıtım bu aynı zamanda yazana müthiş değer ve farkındalık ne müthiş!!

Gelelim aday olarak bana yöneltilen sorulara…

1. Blog yazarlığına nasıl başladınız? Yaşadığım şehirden ayrılma kararı verince, elimdeki 1000 küsur dvd filmi satışa çıkarmak istedim, o dönemde kullandığım sosyal platformlar bu kadar filmi listeleme şansı vermiyordu bana. Daha önce eğitimine katıldığım Sosyal Medya kursunda öğrendiklerimden yola çıkarak blog sayfamı oluşturdum. Filmler inanılmaz güzel satıldı. ‘’ Kazandığım tüm para henüz adını bilmediğim bir köy okulun çimento kum olarak gitmiştir’’ Bu bir bağış çalışmasıydı (: Sonrası geldi..

2. Bir bloğu yazmanız ne kadar zaman alıyor?

Konusuna bağlı olmakla birlikte ortalama  2-3 saat.

3. Blog yazarken nasıl motive olursunuz?

Genellikle gece, karanlıktan müthiş ilham alıyorum. Ve tabi müzikle.

4. Herkes; bir kitap okudum hayatım değişti der. Sizin böyle bir kitabınız oldu mu?

Hayatım değişti diyemesem de değişimine çok katkıları oldu. ”Debbie Ford’dan 21 Günde Bilinç Formatlama”

5. Dünyada en çok görmek istediğiniz-ya da gördüyseniz sevdiğiniz ülke-şehir neresidir?

Muson Ormanlarını ve İtalya’yı görmeyi arzuluyorum.

6. Blog yazmanın en güzel yanı sizce nedir?

Paylaşmak, duygularını başkalarına açabilmek. Düşünceni savunabilmek….

7. Yazarken keyif aldığınız, sevdiğiniz gönderiniz hangisi?

Yazma yolculuğuna uzun yıllar önce çıktım karma bir dünyası var yazımın hayatımda. O ya da şu diyemeyecek kadar değerli hepsi benim için! Okudukça içimi burkanları daha çok seviyorum sanırım… Küçük kızım HATIRA , güzel gülen çocuk YUSUF ve bitmeyen PAYDOS…..

8. Bloğunuzu kitap olarak bastırmayı düşünür müsünüz?

Bloğuma adını verdiğim tamamlanmış ama yayımlanmamış bir kitabım var. Buradakileri burada bırakmayı tercih ederim..

9. Blog takip ederken yorumsuz geçer misiniz?

Evet, yorumun her yazı için geçerli olduğunu düşünmüyorum. Yazan için müthiş motivasyondur ama gerekli görmedikçe yazmıyorum.

10. Bu ödül adaylığı sizce takipçi farklılığı yaratacak mı?

Temennim yaratmasından yana (:

11. Sürekli takip ettiğiniz blog yazarı bir süre sonra size de yakın bir tanıdık gibi geliyor mu?

Fazlasıyla artık onun bir sonraki hamlelerini de merak etmeye başlıyorsunuz. Tuhaf bir bağ kuruluyor ve bu çok hoş.

Sorular biter, uzun zamandır yaşamadığım bir sorgulamaya sürükledi beni sorular iyi de geldi!

Adaya gösterdiğim güzel insanlara soracaklarıma gelince;

1- Ne oldu da bir blog açmalıyım dedin?

2- Yazmak ve yayınlamak senin için ne ifade ediyor?

3- Mutlaka okumalısın dediğin kitap(lar) hangisi olurdu?

4- Bu Blogger ödülü sana ne kazandırır ?

5- İzlemeden ölme dediğin film(ler)?

6- Hayal kırıklıklarında hayata nasıl tutundun?

7-Blog kişisel bir alan mı popüler kültürün bir yanılgısı mı?

8- Şu sebepten daha çok yazmalıyım dediğin oluyor mu?

9- İnsan şunu yapmadan ölmemeli dediğin oldu mu?

10- Başkalarını okumanın faydası nedir senin için?

11- Seni en iyi tanımlayan bir cümle?

Ve benim şahane adaylarım…

1- Alevin Vizöründen http://alevinvizorunden.com/

2- Nefes https://asli68.wordpress.com/

3- Hep 5 yaşında http://hep5yasinda.com/

4- Bendenbana https://bendenbanablog.com/

5-bypippo http://murat27kryln@gmail.com/

6-Diaspora https://kendindenkopuntu.wordpress.com/

Halkayı büyütmeye var mısın?

Sevgilerimle Yalnızlık Marmelatı.

Standart

Sıradan bir kelimenin hikâyesi.

Hiç şaşmıyordu, kurulu saat gibi her sabah; 6.45’de gün ağarsın yahut ağarmasın, mevsim kış ya da bahar aynı uyanışla sabahı karşılıyordu.

Ortası yere yakın yatağında, kocaman seslerle önce oturuyor sonrada ayaklarını sarkıtıyordu. Devasa göbeğinden gözükmüyordu ayakları, niyeti parmak uçlarını bakmaktı. Bir sonraki niyeti, parmak uçlarına basarak yürümekti ama bu tüm baskınlığına rağmen, hep beyninin küçük bir köşesinde duruyordu.

Ayaklarını öne arkaya salladıktan sonra, yatağı yerden yukarı fırlatır gibi boşluğa bırakıp kalkıyordu. Bedenini içlik gibi saran eşofmanını çıkarıp, alelacele giyiyor siyah pantolonunu, hiç şaşmıyor geçiriyor yine üstüne siyah tişörtünü. Hızlıca çıkıyordu odasından.

Emekli baba, ev hanımı anne, saat dokuz olmadan uyanmayan evde; mutfağa geçip, koyuyor tavayı ocağa. Bol yağlı üç yumurta kırıyor, yarım ekmekle bir dilim peynir, bir yumurta saniyeler içinde yiyip kalkıyordu. Yemekle oyalanıp, keyif yapmak hiç âdeti değildi.

Yemekten sonra, eliyle birlikte yüzünü de yıkıyordu, her sabah . Merdivenlerden inerken, yakıyor ilk purosunu, puroyu tattığı 22 yaşından beri bu hep böyleydi.

Sokak kapısını sertçe çekip çıkıyordu evden. Bu ben uyandım, evden çıkıyorum mesajıydı esasında bu.  Saat 7.30 olmadan motoruna binip, rüzgâra meydan okurcasına basıyordu gaza. Kâh unuttuğu, kâh ise bilerek giymediği cekete aldırış etmeden.

Heybetli cüssesi ve komik ince ayak bilekleri; üstüne oturtulmuş bir oyuncak havası verir motora binince. Bir eli motorun gazında, diğer eli purosunda. Günde  on posta  gelip geçeceği, ilk sokakları dolaşmaya başlardı.

Eli purodan ve direksiyondan yorulunca bira molası verirdi. Onu da hızla içerdi.  Sonraki mola, evde öğle yemeği için verilirdi. Annesi ne hazırlamışsa; sebze, etli, kuru sormaz sorgulamaz, bir oturuşta indirip midesine kalkardı. Çıkarken, vestiyerin üzerine bırakılan harçlığını almayı ihmal etmezdi.

Merdivenlerin başında, yemeğin üstüne yine tutuştururdu purosunu eline.  Bu kez ters yöne sürmeye başlardı, akşam karanlığına kadar.

Hiç korna çalmadan, hiç fren yapmadan, insanlarla selamlaşmadan; selamlarını almadan yolunda giderdi. Siyahlar içinde, gerçekle hayal arasında akıp giderdi sokaklardan. Saat 3 gibi, motorun koltuğunda bu kez kalçası ve bacakları ağrıdığı için inip yeni bir mola verirdi.

Akşam olup, güneş gizlenene kadar sürmeye devam ederdi. Akşam saat 7’ye doğru yemek için eve gelirdi. Annesi ve babası o masada yokmuş gibi, yemeğini yer ve usulca, odasına geçerdi. Pantolonunu çıkarıp, oda da deprem etkisi yaratan o atlayışı yapar yatağına, önce tavanı ardından odayı gezinirdi gözleri.

Temiz siyah pantolon ve siyah tişörtü sandalye de ütülü katlanmış görünce, yüzünde kimselerin görmediği o çocuksu gülümseme gelip yerleşirdi. Uyumak ve uyanmak arasında bir çabası yokken bugünün aynısı için erkeden kapar gözlerini, üzerinde incecik bir pike. Yanmakta olan yüreği, onu fazlasıyla ısıtırken yine derin ve buhranlı rüyalarına dalardı.

Hayatı en fazla, on maddeyle sıralayacak bu adam kendini sadece standart olarak açıklardı. Aslında ona bakmayı bilsek, standardın hikâyesini göreceğiz.

Henüz lisede 16 yaşlarındayken,  okul çıkışı yolu, tinerci üç genç tarafından kesilir. Balerin kız arkadaşı, taciz ve hırpalanmadan ancak kaçmayı başarır. Onun kaçışını seyrederken, belden aşağı oynanmış, dövülmüş, sövülmüş soyulmuş ve ailesi bulana kadar o kasım ayazını gece bilmediği o sokakta ciğerlerine çekmişti.

Gözünü açtığı sabahta; gururunu, hislerini, inancını, sağlığını, ruhunu, sevdiğini,  geleceğini, zekâsını, kalemlerin yazmadığı nice duygusunu kaybetmişti.

Anlam, anlamını yitirdiği o günden sonra, bir tek parmak uçlarına basabilme hayali kalmıştı aklında…

Geçmiş zaman hikayesi ki eminim hala yaşanmakta…

Olay Mahalli

Bir doğru var, hatayı yaratan, bir hata var doğruyu parçalayan.

Aynı sabah, aynı perşembe, geceden izlediğim dizi, omuzlarım düşük aynı yatağa girişim. Uykum, rüyalarım ve uyanışım her şeyiyle aynı. Çok alındığı için bozulmaya müsait canım beyaz peynirim. İki yudum çay, yüzüme baka baka her defasından, sofradan kalkan güzelim kara zeytin. Seni yersem midem yanacak, sen yüzüme bakmaya devam et.

Kornaya basıldığı için çarçabuk kalkıyorum sofradan iyi zaman. Arkamdan yetişiyor cümle; akşama haber vereceğim, kararını ver artık, bir sus baba ya… Cevap vermeye lüzum görmeden çıkıp gidiyorum evden.

İş yeri. Cennetim mi cehennemim mi bilmiyorum? Sırıtarak giriyor her defasında içeri, az kaldı kusacağım yüzüne,  ayakkabının topuğu ile koca burun deliklerini tıkayıp ezeceğim, nefesi kesildi mi ayaklarımı vura vura çıkacağım. Arkama bakmadan.

‘’ İşleri büyüttük, artık cumartesi yarım gün, akşamları da yediye kadar çalışacaksın“.

Niye masanın altında bacaklarımı bir birine sürtüp duruyorum, niye gözlerimi kapatıyorum, dişlerimi sıkıp, ellerimi birbirine kenetliyorum. Akabinde birkaç cümle daha sıralayıp çıkıp gidiyor. Telefon çalıyor, masadan uzaklaşıp sandalyede şöyle bir geriniyorum, az evvel kısmı felç geçirecektim sinirden.  Telefon çalmaya devam ediyor. Ayağa kalkıyorum, çantamı alıp iş yerinden çıkıyorum.

Aklımın değil, ayaklarımın götürdüğü yöne gideceğim.  Kırıl ayaklarım nasıl beni evin yoluna sokarsın, o halde aklım, sensin ayaklarımın kafasını karıştıran, her neyse bu yol değil.  Sağ yön ev, ama hayır ben sola doğru gideceğim.  Topuklularla güç yürümek ama o lanet ofiste oturmaktan iyidir.

Patika yollar, yeni yapılan evler, kediler, ağaçlar, köpekler uzaklardan gelen sesler ne çok şey var. Kafamı dağıtmak için yeterli misiniz? Akşama vereceğim bir cevap, çamura batmış bir iş buna da bir cevabım olmalı.

Ani frenle tozu dumana katarak durdu yanımda. Korktum, üstelik üstüm başım toz içinde. Eğilip açtı yan kapıyı, ”Bu yollardan çıkamazsın gel asfalta kadar götüreyim”. Cevap vermedim yüzümün ifadesi ne demek istediğimi anlatıyordu. ”Hep bunu yapıyorsun, konuşman gereken yerde susup, susman gereken yerde konuşuyorsun”. İç sesimdi sanki ağzından dökülen cümleler. Evet, sahiden öyleydim, bunu fark etmem güç oldu ya düzeltmem işte bu imkânsız gibi.

Arabası yüksekti, elimi uzattım tek hamleyle çekti beni koltuğa, yanına oturunca eteğimi çekiştirip dizlerimi kapadım.

Sabahın altısında evine gidip arabayı alıyorum, düşün birde yürüyorum arabayı bana bırakmıyor. Ondan önce gidip dükkânı açıyorum. Patron o, usta ben. Çayı koyup kahvaltıya oturuyorum pat üstüne geliyor. Ne o daha kahvaltıda mısın bakışı ara sıra laf ediyor. Ama bu sabah başka, az kaldı yapışacaktım gırtlağına, neymiş bekâr adammışız pazar günleri arada gelip işe baksak ne olurmuş.

Gaza basıyor, direksiyonu yumrukluyor, hiç susmadan içindekini döküyordu bana, iyide niye? Senin de canını sıktılar biliyorum ne yapsak az bunlara. Benim canımın sıkıldığını nerden biliyordu ki?

Nereye gidiyoruz? Sorma, nereye dersen valla kafam bi dünya. Sustuk.

Sadece simasını tanıdığım adını dahi bilmediğim bir adamlayım. Araba onun bile değil.  Usta sadece peki ne ustası?

Seni yaklaşık iki yıldır tanıyorum, böyle tanışalım istemezdim ama oldu. Sabah her zamanki gibi ofise girişini gördüm. Yan tarafta iş almıştık, peşinden geldim. Fırsatını bulup bir bahaneyle yanına gelecektim. Patronun geldi, kapı açıktı sizi dinledim ne konuştunuz duydum. Patron çıkarken yan tarafa geçtim. Telefon çalmaya başlayınca dedim tamam devam. Ama telefon susmadı, geldim baktım yoksun. Malzeme almak bahanesiyle aşağı indim. Bir baktım ki karşı kaldırımda yürüyorsun, öyle işte sebepsiz düştüm peşine.

Eee…

Yani…

Hadi çıkalım şu asfalt yola da bırak beni. Bırakamam, şu yoldan çıksak, arabadan insen, evine gitsen, işe hiç dönmesen, seni hiç görmesem yine de bırakamam.  Ben sadece kafamı biraz dağıtmak için bu yola saptım, peşimden ne diye geldin ki?

Sonra gözlerini fark ettim ilk kez. Orada bir şeyler vardı bana anlatmaya çalıştığı, tanıdığı iki yılın özeti.

Gözlerime baktığı için, yoldan gözünü çektiği için, durmadan gaza bastığı için, yumuşak bir şeyin ezikliği ile fren yapıp durdu araba, bir şeyi ezmiştik ama neyi?

Hızlıca indik arabadan, inerken atladım, taşa çarptım, sol topuğum kırıldı, canımda yandı. Eğilip baktım arabanın altına, bir kirpi, kirpi serttir oysa çarpmayla kayboldu tüm sertliği, sonra yağ gibi yayıldı yere, zavallı hayvan.

Hiç konuşmadan bindik arabaya, binince kaldırıp attım sol ayakkabıyı, akabin de o çekti kapıyı, kapının kolunda bölmede boş bira şişesi, uzattı bana, al fırlat. Şerefsiz patronun işleri bunlar.

İki suç ortağıydık şimdi. Yeniden bastı gaza. Ölen kirpinin hüznü, kırılan topuğun rahatlatması arasında tuhaf bir his kapladı içimi. O hep konuştu ben dinledim. Anlatacağı çok şey varmış. Altımızda başkasına ait bir araba, geride yarım kalan hikâyeler. Yeni hikâyemizin başladığı yerde, ölü bir kirpi, boş bira şişesi ve topuğu kırık bir ayakkabı.

Nereye çeksen oraya gidecekti hikaye ama öyle değildi.

Olay mahalli temiz aslında, kirli olan ön yargılarınız. O kirpi belki de ölmek için çıkmıştı yola, bu bir ihtimal. Boş bira şişesi oracıkta içilip de atılmamıştı başkasına aitti aslında. Kadına taciz ya da tecavüz edildiği için kırılmamıştı o topuk. Yola sürülen araba, çalıntı değil, çalınan hakların birikimiydi. Bu adam sadece tutkundu… Bensen tutulmalara meyilli…

İz Bırakanlar

Bozkır, bir kaza ve tek el silah sesi…

”Dünya’nın ortasındayız mübarek” diyordu. Diyordu da kimse buna inanmıyordu, yalnızlıklarını örtbas etmek üzere her gün tekrarlıyordu bu cümlesini.

Uzun kavak ağaçları sıralanıyordu yol boyunca , konağın ihtişamı bu ağaçlardandı. Onca adam çalışmış, tonlarca kayısı toplanmış gelen yemiş giden yemiş hepsi boşunaydı.Hep bir şeyler eksik hep bir yanları çaresizdi. Dört evladını gözünden sakınıyordu Faik Efendi. Sakındı, sakındı da ne oldu. Sakınan göze çöp batar derler ya. Çöp gelip de batıverdi göz bebeğine.

Akşam yemeği için, ortanca gelini ile torunu mutfağa girmiş, hasta olan nineleri için yemek tepsisi hazırlıyorlardı. Konakta hummalı akşam telaşı, herkes işinden gücünden gelecek yemekler yenecek, Faik Efendinin fasıllarına geçilecekti.

Bir şey oldu, olması ihtimalde dahi olmayan bir şey durup dururken. Kaza mıdır? Bela mıdır? Yoksa Nazar mı? Oluverdi işte. Mutfaktaki tüp patladı, konağın iki genç körpecik çalışanı, ortanca gelin ve kızı tutuşup kalmışlar oracıkta.

Sözüm buradan ötesine varmıyor ama olanlar olmuştu, peşi sıra gelecekleri saymıyorum daha. Gelin sözde tam kapının eşiğindeymiş o sebepten , ağır yanarak ölmekten kurtulmuş. Geceye üç genç beden bahşetmiş konak. Yananlarla birlikte kor düşmüş yüreklere. Gelin uzun zaman kalmış hastanede o hekim bu hekim dememiş getirtmişler. Elden geldiği kadar. Bütün bu olanlar ve olacaklar acının bir tutamıydı.

Konak o gündür bugündür afet yeri, sus pus, yaralı…Gelinin eşi üçüncü Oğul Refik, iki büklüm, evladına yanarken gözü yollarda beklemiş eşini. Hastaneden karşılamaya gitmişler taburcu olana kadar, gelin eşinin onu görmesini reddetmiş.

”Refik konaktan çıkarken hiç yapmadığı bir şeyi yapmış. ”

Hastaneden çarşafa sarılı çıkmış gelin. Refik gözlerini yerden kaldıramıyormuş. Arabaya binmişler yardımcılardan biri eczaneye uğramalıyız demiş. Araba durmuş Refik önde, yardımcısı arkada ilaçlar için eczaneye girmişler. Bir vakit sonra hasta eczaneye çağrılmış. Eczacı ilacı kullanımını bizzat hastaya anlatmak hastayı da görmek istemiş.

Refik koşar adım çıkmış eczaneden . Yardımcı koluna girip getirmiş gelini ,eczacı ” yakını gelsin” demiş. Gelinden kaçıyormuş besbelli Refik. Sonra eşine haksızlık ettiğini düşünüp girmiş yeniden eczaneye.

Gelin peçesini açıp, başını kaldırmış. Refik eşinin yüzüne bakıp, gözlerini kaydırmış. Gelin peçesini kapatırken Refik hiç yapmadığı şeyi yapmış.” Tek el, çok değil suratının orta yerine çekmiş tetiği’‘…

                                   …

Kuvvet ve Dayanıklılık

Söğüt ağacının altında sen ve ben. Uçuşuyorken dallarında kuşlar, hızlıca inmiyor mu tırtıl ağacın gövdesinden. Kurumuş yapraklar hışırtıya meyilli…

Yok bu kez gönlümün gel-giti. Vallahi uslandım, sen de uslandım… Esas olan kuvvet ve dayanıklılıkmış öğrendim, öğrendik, zaman öğretti. Yaşadıkça öğrendik…

Tırtıl söğütün gövdesinde yol alıyor mu dersin? Dalındaki kuşlar hangi kuşlardı onlar sevgilim. Ben hala dayanabilirim… Yok mu kuvvetin… Söğüt ağacının altında, bekliyorken yapraklar…